Patinaj #B18: Kanada GP, Davetiye

1

Patinaj, 2017 sezonunda şok bir şekilde Formula 1’e katılmış Arkalion Racing adlı kurgusal bir takımın ve pilotlarının maceralarını anlatan yazı dizisidir, anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür.

Buraya Patinaj hakkında hiçbir şey bilmeden geldiyseniz, okumaya buradan başlamanızı öneririz.

Patinaj’da daha önce…

Monako GP sonrası

Bu sırada Mete kendisine doğru seyirten gazeteci ordusunu fark etti. Konuşmak istemiyordu. Sol tarafından Jonah’ın kendisine doğru koşturduğunu gördü ve biraz rahatladı.

Mikrofonu uzatanın kim olduğuna bakmadı bile, ancak biriyle konuşurken her zaman yaptığı gibi güneş gözlüklerini çıkardı. Bu kapalı havada onları neden taktığını da bilmiyordu.

– Atay, bugünkü üçüncülüğün için bir şeyler söylemek ister misin, senin için harika değil miydi?

Tam bu sırada Jonah gazetecilerin arasından geçerek Mete’nin yanına kadar sokuldu ve kulağına yaklaşıp;

“Sakin ol ve kısa kes!”

Mete: Siz yarışı izlediniz mi? Bugünün üçüncüsü falan değilim. Yarıştım ve kazandım. Bir yarışçıysanız, yarışmadan kazanamazsınız! Şimdi gitmem gerek, teşekkürler.

Hızlı adımlarla kalabalıktan uzaklaşmaya çalışırlarken;

Jonah: Kısa kestiğin iyi oldu, ilk önerimi de dinleseydin daha da iyi olacaktı!

Mete: Sakinim işte Jonah, ne kadar sakin olunabilirse o kadar sakinim!

Patinaj Bölüm 18: Kanada GP

Monako, podyum sonrası motorhome

Mete gazetecilerden kurtulduktan sonra Jonah’a biraz yalnız kalmak istediğini söyleyerek iznini istedi. Yürürken nereye doğru gittiği ile ilgilenmiyordu. Dudakları uyuşmuştu, elleri ceplerinde yumruklarını sıkıyordu, öfkeliydi. Öyle geniş ve hızlı adımlarla yürüyor olmalıydı ki, topuğundan fırlayan su damlaları neredeyse ensesine yükseliyordu. Gözleri asfaltın akışını izliyordu, tıpkı pistte turladığı anlarda olduğu gibi. Asfaltı oluşturan çakıl taşlarının ve aralarındaki boşlukların hızla akışını izlemek rahatlatıcıydı.

Birden Ferrari motorhome’u civarında olduğunu fark etti. Başını kaldırıp bu kırmızı yapıya göz gezdirdi, gözleri Arrivabene’yi arıyordu.

“Hey sen… evet sen, Marlboro Man! “

Maurizio Arrivabene bir eliyle derin bir nefes çektiği sünger kafalı dostunu dudaklarından ayırırken diğer elini cebinden çıkarıp Mete’yi selamlayacaktı ki, dev adımlarla ona doğru gelen Mete’nin her iki eli de kırmızı montunun iki yakasını birden kavramıştı. Onu itip kırmızı panele yapıştırdı. Hemen sonrasında sola çekip motorhomun arkasına götürdü.

“Siz ve sizin boktan ihtiraslarınız…” BAAMMM!!!

Arrivabene’nin sağ yanağına güçlü bir sol kroşe inmişti.

“Kaybedeceğini gördüğünde tam bir korkak gibi davranmak…” BAAAMM!

“Yarış dediğin pedallara basarak kazanılır…” BAAAMMM!

“Yarış dediğin mühendislerle…” BAAAMMM…. “kazanılır”…

Arrivabene’nin dişleri sağ yanağını içerden parçalamış, dördüncü yumruktan itibaren zeminin üzerinde oluşan küçük kırmızı gölet artık bir akıntıya dönüşmüştü.

“Stratejiler arasında…” BAAAMMM! “hakem odasına gitmek yoktur…”

“Ya bir erkek gibi yarışırsın…” BAAMMM! “ya da siktir olup gidersin…” BAAMMM! “Lanet herifleerrr!!!” BAAMMM…. BAAMMM… BAAMMM

Bir tane daha, ardından bir tane daha, bir tane daha… Artık o kırmızı akıntının içinde iki diş, bir göletin ortasındaki kayalıklar gibi duruyordu. Arrivabene’nin dudakları iyice yırtılmış, elmacık kemiği üzerinde kesikler oluşmuş, yüzünün sağ tarafının, sol tarafı ile benzerliği kalmamıştı…

-o-

…hakkında ne düşünüyorsun acaba?

…olaylar hakkında ne … merak …liyor…

Ha … ne

– Ah, bugünkü olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz diye sormuştum!

Mete çok rahatlatıcı olsa da aslında saçma olan hayalinden çıkarılmıştı… bir muhabir tarafından.

– Aa, bunun için daha az önce yeterince konuştum. Eğer gerekiyorsa takımım bir açıklama yapacaktır. Şimdi gitmem gerek.

Muhabirin yanından kaçarcasına uzaklaştı. Hala montunun cebinde olan sol yumruğunu o kadar sıkmıştı ki, tırnakları avuç içini tahriş etmişti ve parmakları ağrıyordu.

Arrivabene’yi hala yumruklamak istiyordu. Sonra Sebastian’ı da. Gerçi onun kabahati yok gibiydi. Muhtemelen takımı ne istediyse onu yapmıştı. Ama Seb, işine gelmediğinde takıma karşı çıkan biriydi, bunu daha önce görmüştü. Bu yüzden Seb de yumruklanabilirdi. Ardından hakem heyetine giderdi. Sonra da FIA’ya konuyla ilgili şahsen başvururdu. Yani kafasıyla işte!

Kariyerinin sonu olmayacağını bilse yapardı da. Anlaşılan Formula 1 sadece yarışmaktan ibaret değildi. Bu tür politik saçmalıkları bile bir yarış haline getirmiş olabilirlerdi.

Ferrari’nin her daim masa başı oyunları; yok efendim başından beri buradalarmış…. Sonra McLaren-Mercedes tarafının Ferrari aracının tasarım sırlarını araklaması, Renault’un Singapur kepazeliği… “Aslında hepsi birbirini hak ediyor, daha fazlasını değil!”

Hımm, Arkalion da böyle rezilliklere girişir miydi, Formula 1 bunu zorunlu hale mi getiriyordu, yoksa FIA ve büyük takımlar arasındaki danışıklı dövüş var da işler ancak böyle mi yürütülebiliyordu? Yok canım, ne alakası var! Yani ilgisi yoktur ha, öyle değil mi(!)?

En azından şimdilik bu düşüncelerden kurtulması gerektiğini hissediyordu. Öfkesini bu adamlarla karşılaşacağı ana saklamalıydı. Elbette diğer yandan da öfkeli olmak istemiyordu. Çünkü öfke, insana kontrol dışı ve çılgınca işler yaptırabiliyordu. Ancak öfkenin insanı diri tutmak gibi faydaları da vardı. Karışık bir durumdu.

‘Bu kadar düşünmek yeter…’

Öfkesini sonraya saklayacaktı. Bunun için şimdilik sakinleşmeliydi. Ceplerini aradı, parmaklarına dolanan ince kabloyu hissettiğinde gülümsedi. Telefonunu çıkardı ve kulaklığını taktı. Müzik listesini aşağı doğru kaydırırken F harfini yakaladı;

Faun-Federkleid

Müzik eşliğinde Monako’nun kapalı atmosferinden kurtuldu. Şimdi iki tarafı yemyeşil olan toprak bir yolda yürüyordu. Güneş yüzünün sol yanını ısıtıyordu. Yani güneye doğru yürüyor olmalıydı. Rüzgarı ve getirdiği toprak kokusunu hissetmeye çalıştı. Toprak yolu bırakıp uzun boylu çimenlerin üzerinde yürüdü. Uzakta gördüğü ağaçların yanına gitmek istedi. Şarkıya eşlik ederken ağaçların yanına vardığında tanıdık bir ev gördü. Çitinin ortalarındaki küçük kapısı, bahçesinin ortasından geçen taş yol ile bir verandaya açılıyordu. Sol kanadında büyük bir orkide figürünün bulunduğu vitray camlı meşe kapı da diğer her şey gibi çok tanıdıktı. Kendi eviydi burası.

Adımlarını hızlandırdı, verandayı aşıp kapı koluna uzandı, ancak işler beklediği gibi gitmedi. Mete, evine girmek istemişti ancak  kapıya geldiğinde gördüğü mavi renkli, camları olan ancak metal bir kapıydı. Silkinip toparlandığında motorhome’unun yanına geldiğini fark etti, kulaklığını çıkardı.

-0-

Takım patronu Dave Ryan’ın sesi duyuldu.

– Mete, biz de seni arıyorduk. “Nasılsın” şu an saçma bir soru biliyorum, ama iyi olman gerek. Değilsen kendini iyi etmelisin, edemiyorsan arkadaşlarının yanında ol, yanında olmalarına izin ver. Her şey çok yeni ve yalnız kalmak iyi değil.

Dave, Mete’nin karşı çıkabileceği bir çok durumu tek cümlesiyle bir çırpıda ekarte etmişti bile. En azından Mete böyle düşündü, verecek yanıtı yoktu. Sadece omuz silkti. Sakinleşmeye başlamıştı ama hatırladı. Öfkeliydi, çok öfkeliydi. Dave devam etti.

– Podyumdan inmenin iyi bir tepki olduğunu düşünüyorsundur…

– Bugün hiçbir şeyin iyi olduğunu düşünmüyorum.

– Bak canının sıkkın olduğunu görebiliyorum…

– Canım sıkkın ha! Kolum uyuşmuş halde uyandığımda canım sıkkın olur, bir arkadaşım beni ektiğinde canım sıkkın olur, doğum günüm unutulduğunda canım sıkkın olur… “Canı sıkkın” benim için bunlar demek, sence şimdi nasıl hissediyorum?

– Pekâlâ, podyumu terk ettiğin için kızmayacağım, ama bunun için ceza alacaksın.

Bu sırada sanki biri arkasından koşar adımlarla onlara doğru geliyordu. Ayaklarının yere her vuruşunda sıçrattığı suyun sesini duyabiliyordu.

Jonah’tı.

– Merhaba beyler, bizi hakem odasında bekliyorlar. Yani bizi derken seni.

Mete hiçbir şey söylemeden yönünü FIA hakem odasına doğru çevirdi. Dave ve Jonah da onu izledi. Bu sırada motorhome’un kapısı açıldı ve Annie de onlara yetişip “Sakıncası var mı?” diye sordu. Dave omuz silkti ve duruma nötr olduğunu dile getirmiş oldu. Gerçi Annie bir kaç sözcük duymayı yeğlerdi. En azından ciddiye alındığını düşünmesi kolaylaşırdı.

-o-

Mete hakem odasına yaklaşırken oradan çıkmakta olan Arrivabene’yi gördü. Bu andan itibaren de gözlerini ona dikti. Yan yana geldiklerinde de Arrivabene’yi delip geçercesine bakıyordu. Mete’nin zihninde Marlboro Adam’ın suratının dağılmış hali ve kan birikintisinin içindeki dişlerinin görüntüsü belirdi. Durup onu yumruklamayı gerçekten istiyordu, ama ne yeri ne de zamanıydı. Bundan en az 600 yıl önce yaşıyor olmalarını diledi. O zaman kulübesinin kapısına dayanıp onu dışarı davet ederek konuyu çözebilirdi.

Mete hazırdı ve hakem heyetinden bir sözcü konuşmaya başladı.

– Hayli zorlu bir günün sonlarına geliyoruz. Tabi bu sadece pilotlar için geçerli. Geç saatlere kadar çalışacak olan yüzlerce insan olacak, bu yüzden hemen konuya gireceğim. Mete K. Atay, bize podyumu neden terk ettiğinizi açıklamak ister misiniz?

– Bu gerçekten bir soru mu?

– Burada sorulara yanıt vermek için bulunuyorsunuz Bay Atay. İster misiniz derken de sadece kibar olmaya çalışıyordum!

– Bugün kazanacağım açık şekilde belli olduktan sonra bazı aşağılık kimseler, aşağılık kimselerin yapacağı gibi son derece alçakça hareket ederek zaferimi elimden aldı. Böylesi aşağılıkların bulunduğu bir organizasyonun podyumunda neden vakit kaybedeyim ki(!)?

– Bay Atay, sizi kibar olmaya davet ediyorum. Ayrıca bu kadar sert sözler kullandığınıza göre bu sıfatları yakıştırdığınız isimleri de söylemek ister miydiniz?

– Hahaaaa! Elbette, eğer kanıtlamanın bir yolu olsaydı bunu kesinlikle mümkün olduğunca fazla insanın öğrenmesi için her şeyi yapardım.

Hakemler birbirlerine bakarak bu konuşmanın umut vaat etmediği görüşünde birleşmişlerdi bile. Karşılarında 24 yaşında uçarı bir genç vardı. Tıpkı Formula 1’in geçmişinde çokça gördüğü gibi bu genç de büyük bir organizasyonun nasıl yönetildiği konusunda hiçbir bilgisi olmayan tecrübesiz, sıradan biriydi. Birkaç sezon sonra o da diğerleri gibi durulacaktı. Elbette önce diğerlerinin yaşadıklarını yaşaması gerekecekti.

Mete’nin hiçbir şekilde alttan almadığı, hakemlerin de taviz vermeye yanaşmadığı sekiz dakikalık süre sonunda, görüşmenin tamamlandığı ve kararın kısa sürede takıma ulaştırılacağı söylendi. Mete daha son cümlesini bitirememişti bile. Yumruklarını sıktı, yanlış bir şey söylememek için dudaklarını ısırdı. Çıkarken kapıyı yumruklamamak için kendini zor tuttu. Kapıda bekleyen Dave, Jonah ve Annie’yi görmedi bile. Onları tamamen unutmuş gibiydi.

-o-

Motorhoma girdiğinde gözleri Annie’yi aradı. O ise tam arkasından çıkageldi.

– Tüm yol boyunca yanındaydım şapşal. Soyun!

– Ha, olur… bir öfke seksi işe yarayabilir…

Annie tek eliyle bir ucundan tuttuğu havluyu ustaca bir hareketle kırbaç gibi Mete’nin poposuna yapıştırıverdi.

– Soyun!

Masaj masasını görünce hevesi kırıldı.

Annie’nin ince uzun parmakları Mete’nin belinden aşağı indiği sırada Jonah’ın sesi duyuldu.

– Şampiyon, 20 bin Euro para cezası… bizzat sana. Takım da tercümanın için 10 bin ödemek zorunda.

– Ne, 20 bin mi? Çüüüşşşş! Bunlar benim ne kazandığımı bilmiyor olmalılar. Dahası hem birinciliğimi elimden alıp hem de… AaaaAA..

Jonah yeni bir itiraz ya da ünlem sözcüğü öğrenmişti… Nasıl yazıldığını çıkaramadı ama bunu not etmek istedi.

– Çorapta unutulmuş peynire dönmüş zihinleriyle ancak böylesine kokuşmuş bir karar verebilirlerdi. Değerlendirmeye almaları gereken konu benim podyumu terk etmemmiş gibi… Sahi o podyumu neden terk ettiğimin hiç önemi yok sanki. Dahası ana dilimi kullandığım için cezalandırılmak da nedir? O ibnelerin suratlarını parçalasaydım bundan daha ucuza yırtardım… Axel baltasıyla gelip bunların etlerini kemiklerinden ayırmalı, hayır hayır, pistin kenarı boyunca kazığa çakmalı. Kuşlar tarafından gözlerinin oyulması, etlerinin kemiklerinden temizlenmesi, gün be gün çürüyüşleri, canlı yayınlanmalı… AAAAaaaaAAAA

Mete tüm bunları haykırırken ana dilini kullanmıştı. Annie ve Jonah sözleri anlayamamışlardı belki ama mutlu sözler olmadıkları ortadaydı.. Diğer yandan Mete cezayı duyar duymaz masaj masasından fırlamıştı. Elbette havlusu da üzerinden düşmüştü. Odanın her yanında deli adımlarda yürümüş, kollarını sağa sola savurmuştu.. Etrafta ne kadar hareketli nesne varsa odanın dört bir tarafında uçuşuyordu ve tüm bunlar olurken takımın iki şaşkın üyesi gözlerini bu rahatsız edici görüntüden alamıyorlardı.

Gürültüyü fark eden başkaları da olmalıydı ki kapı açıldı ve içeri Dave, Xevi ve bir kaç mekaniker girdi. Tam bu sırada oluşan kısa süreli sessizlik Mete’nin kapı tarafına dikkat kesilmesiyle son buldu…

– …ups! Defolun buradan, beni sadece kadınlar çıplak görmeli!

Jonah dışarı çıkarken mırıldandı…

– Tanrım, gözümü her kapattığımda bununla karşılaşacağım…

-o-

Kanada GP öncesi, Montreal, Perşembe günü

– Heeeey, gezegenin en kızgın çıplağı! Aç şu kapıyı artık be adam…

Jonah takımla birlikte ilk gelenlerden biriydi ve kendisinden bazı özel hazırlıklar yapılması istenmişti. Ama o, pek de olayı büyütme taraftarı değildi. Elindekini Mete’nin suratına fırlatıp gitmek istiyordu. Başını eğmiş elindeki küçük kutuya bakarken kapı açıldı ve Mete karşısına tek bir kelime ile çıktı.

– Hulk!

– Kim…

– Gezegenin en kızgın çıplağı, Hulk. Tüm giydikleri parçalanırken o pantolona neden bir şey olmadığını hiç anlamamışımdır.

– Aahhh çıplak adam esprisi. Hala rüyamda seni görüyorum lanet herif, masajını bir mayoyla falan yaptır bari.

– Masajımı yapan sen olsaydın elbette. Ah ne kadar kabayım, içeri girmek ister misin?

– Şunu al ve en azından bir süre gözüme görünme lütfen!

– Nedir bu?

– Takımın sana ilk hediyesi, ben kaçtım.

Kareye yakın şekilli bir kutu. Kesin saat, kravat ya da kol düğmesidir. Mark, davetlere gittiğinde daha resmi görünmesi gerektiğini söylemişti. Ona da bir büyüğü söylemiş!

Kutuyu komidinin üzerine bıraktı ve duşa girdi. Piste gidip takımın pit antrenmanlarını izlemek istiyordu. Duştan çıkıp hazırlanırken, sezon başında verdikleri Halda kol saatini bileğinden geçirirken yeni hediyesi aklına geldi.

“Madem Halda’dan yeni bir saatim var, sponsoru gücendirmek olmaz.”

Ambalajı çıkarıp kutuyu açtığında karşılaştığı bir Halda ürünü değildi. Kravat hiç değildi. Dört köşeli üçgen şekilli… hayır hayır dört köşeli üçgeni şimdi uydurmuştu, daha önce duyduğu bir şey değildi. Bu daha çok… kalkan, evet kalkan şekilliydi.  Beyaz renkteydi, kaliteli görünüyordu ve üzerinde marka yazmıyordu. Axel’in işleri diye düşündü. Bir kılıç, balta ya da gerçek bir kalkan gönderseydi ya. Sağ bileğinde boşta sallanmaya devam eden Halda’sının kelepçesini kapattı, saati kontrol etti, yeni hediyesini cebine atıp odadan çıktı.

-o-

Mete piste geldiğinde garaj hazırlıkları bitmek üzereydi. Mark ve Nick ayaküstü konuşuyorlardı. Mete’yi ilk fark eden Mark oldu.

– Hey, büyük sürpriz için hazır mısın bakalım?

– Sürpriz?

– Özel davetiyeni almış olmalısın?

– Davetiye? Bu mu?

Cebinden kalkan şeklindeki oldukça kaliteli görünen ama bildiği bir fonksiyonu olmayan o garip nesneyi çıkardı ve Mark’a gösterdi. Bunun üzerine Nick de kendininkini çıkardı. Nick’in ‘davetiyesi’ siyah renkteydi.

– İşte Mete, bu da gerçek bir davetiye…

– Hadi ama, olay nedir?  Garip bir tarikatın, katedralin birinin saklı dehlizlerinde yapılacak ayinlerine giriş için kullanacağım bir şifre çözücü falan mı bu?

Mark ve Nick kahkahalara boğuldular ve Mark ekledi: çok film izliyorsun!

Pit stop antrenmanlarından sonra mekanikerler garajı toparlamaya başlamışken Dave Ryan pilotlarına yaklaşarak,

– Aksiyon için hazır mısınız beyler?

Mete dayanamayıp araya girdi.

– Senin davetiyen nasıl?

– Ne?

Dave’in elbette az önce dönen sohbetten haberi yoktu. Nick açıkladı.

– Çaylak cebinde taşıdığın davetiyeyi soruyor!

– Davetiye?

– Mesela benimki siyah. Seninki?

Dave elini cebine atar ve mavi renkteki ‘davetiyesini’ çıkarır. Mete herkeste farklı bir renk olmasına şaşırmıştır.

– Herkeste farklı renk, nedir bunlar, Arkalion’un bir çok şey olduğunu öğrenmiştim ama gerçekten bir tarikat olduğunu bugün öğrendim.

Dave şaşırmıştır.

– Tarikat?

– Elbette Dave. Kalkan Tarikatı. Açılışta hep birlikte Ameno’yu söylüyoruz ya!

– Neyin peşinde olduğunuzu anlamak zor, ben gidiyorum çocuklar. Şu tarikat şeyinin son kontrollerini yapayım.

– Aha, tarikat dedin!

– Şimdilik ayak altında dolanmayın, gözden de kaybolmayın!

– Ama…

Nick araya girdi.

– Hey tarikatın seniorlarından biri ne söylediyse onu yaparız. Yürü, soru sormayı bırakıp keyif almak diye bir şey duymadın mı sen?

– Hayır!

-o-

Mete, ortamda olanları kendisi hariç herkesin bildiğinden emindi artık. Ancak hala kimse renk vermiyordu.

– Mark, biz ne için bekliyoruz?

Nick’le birlikte yine birbirlerine baktılar.

– Sürpriz dostum, sürpriz!

– Hay sıçayım sürprizinize…

Son cümlesini Türkçe söylediği için diğerleri anlamamıştı, ancak küfür ettiğinden emindiler, yani sorun yoktu.

Bir süre sonra Jonah hızlı adımlarla yanlarına geldi ve her şeyin hazır olduğunu, kendilerini beklediklerini söyledi.

Jonah’ın arkasından yürüdüklerinde etrafta kameraların kurulu olduğunu ve heybetli bir tırın padoka girdiğini gördüler. Mark, Nick ve Mete, kendilerini çağıran Dave’in yanına gitmeleriyle birlikte kendilerini çekimde bulmaları bir oldu.

“Merhaba Formula 1 ve spor otomobil dünyası, Koenigsegg Arkalion Racing için önemli bir andayız. Arkamda gördüğümüz tırda üç şaheser duruyor ve birazdan sahipleri onları bizzat teslim alacak. Hazır mıyız?!!!!”

Mete kafayı yemek üzereydi.

‘Şaheser… sahipleri… Arkalion… La noluyo laaaa!’

Padokta işaretli yere yanaşan tırdan bir anda ince bir mekanik ses gelmeye ve dorsesinin yan kapağı ağır ağır yukarı açılmaya başladı.

“Evet bayanlar baylar, karşınızda Koenigsegg’in rekortmen araçları Agera RS’ler! Şimdi Koenigsegg tarafından kendisine hediye edilen aracını almak üzere Arkalion Racing takım patronu Dave Ryan’ı davet ediyorum!”

Dave tıra doğru yürürken Mete’nin aklındaki hemen hemen tüm soru işaretleri cevaplanmıştı. Dave merdivenden tıra çıkmış, Arkalion mavisi renkteki Agera RS’e oturmuş ve aracını çalıştırarak rampadan indirmiş, hemen arkada gösterilen yere park etmişti.

“Şimdi de Arkalion Racing’in tecrübeli pilotu Nick Heidfeld’i aramıza davet ediyorum!”

Sıra Nick’teydi. Dave gibi merdivenden tırmandı, siyah renkteki Agera RS’e oturdu ve çalıştırdı. Mete sonunda aydınlanıyordu.

‘Dave mavi, Nick siyah, mavi davetiye, mavi araba, siyah davetiye, siyah araba… beyaz davetiye…Lan!!!’

Tırda tek bir Koenigsegg kalmıştı ve o da Mete’nin anladığı gibi beyaz renkteydi.

“Son olarak, takımın genç ve yetenekli pilotu Mete Atay’ı aracını teslim almak üzere aramıza davet ediyorum!”

Mete tırın yanına yürüdü, spikerin elini sıktı ve diğer iki aracın aksine alt katta bulunan beyaz Agera RS’in kapısını yokladı ve kapı kilidi hemen kendini bıraktı. Oturup kapıyı kapattığında oluşan derin sessizlik bir an aklını aldı. Gözlerini kapattı. Hala F1 pilotu olduğuna inanamıyorken, yarışta podyuma çıkmıştı ve şimdi de kendisine bir spor, süper, hiper, mega artık neyse bir otomobil hediye ediliyordu. Hem de istediği renkten!

Gösterge panelinde Christian Von Koenigsegg imzalı küçük bir not bulunuyordu; Drive safe!

‘Nasıl çalıştırıyoruz lan bunu?’

Frene bastı, orta konsoldaki daire şeklindeki düğmelerin ortasında bulunan kırmızı düğmeye bir kez bastı ve her yerden hidrolik sesleri gelmeye başladı. Evet, Agera RS uyanmıştı ve geriniyordu. Sesler kesildikten sonra ekrandaki ‘READY!’ yazısını gördü. Kırmızı düğmeye bir daha bastı ve 1,341 beygir güç üreten çift turbo V8 motoru kükremeye başladı.

Geri vitesi seçmesiyle birlikte sırtından yumruk yediğini hissetti. Evet, aracın üzerindeki vites kutusu hiç de uysal bir şey değildi. Yavaşça geri geldi ve rampadan indikten sonra diğer iki aracın yanına park etti. Çıkıp Dave, Mark ve Nick’in yanına yöneldi.

– Hey Mark, senin Agera’n nerede?

– Bana yok dostum, benim başkalarıyla anlaşmam var, istesem de olamaz.

Mark Webber’in Porsche’nin marka elçisi olduğunu ve zaman zaman kendisini kıskandığını hatırladı.

‘Gelsin 918’ler, gitsin Sharapova’lar…’

-o-

Etkinlik bittiğinde Mete, Dave ve Nick, otele yeni otomobilleriyle dönerken Dave yanına Mark’ı, Nick Jonah’ı, Mete ise Annie’yi almıştı.

Otelin kapısından içeri girecekleri sırada Mete,

– Hey çocuklar sonra görüşürüz. Bizim yapmamız gereken küçük bir iş var.

Mark önce Mete’yi sonra Annie’yi süzdü ve kafasıyla onayladı, Jonah Sırıttı, Nick eliyle selamladı, Dave dönüp otele girdi.

Beyaz Agera RS’in anahtarını park için teslim almış olan vale, Mete’nin geri dönmesiyle hayal kırıklığı hissetti. Ne de olsa iki iş arkadaşı az önce birer Agera RS teslim alıp gitmişlerdi.

– Ne işimiz varmış bakalım?

– Acıkmadın mı sen?

Mete, RS’ini teslim aldıktan kısa bir süre sonra şirin bir restoranda iki kişilik bir rezervasyon yapmayı akıl etmişti.

– Üstümü değiştirmeme izin ver bari.

– Rahat bir şeyler giy öyleyse.

– Yemeğe gitmiyor muyduk, aklınızdan neler geçiyor Bay Atay(!)?

Annie bunu söylediği sırada topuklularını çıkarıp iki parmağıyla omuzu üzerine atmış ve kıkırdayarak koşar adım lobiye girmişti. Mete peşinden gittiyse de, filmlerde başrolün hep işine yarar görünen o sahne kendisine engel oldu. Annie kapıları kapanmakta olan asansöre çoktan binmiş, Mete yetişememişti. Asansörü hemen çağırdı ama, ihtiyacı olduğunda asla gelmezlerdi. Her üç asansörün de yukarı çıktığını görünce telaşlı davrandı. Gözü merdivenlere iliştiyse de beklemeye karar verdi.

Annie’nin odasına çıkıp kapıyı çalmaya hazırlanıyordu ki, kapı açılıverdi. Annie tüm o beyaz teni, sarı saçları ve masmavi gözleriyle bembeyaz bir elbisenin içinde karşısındaydı. Mete’nin sevdiği gibi ince askılı bir elbise değildi. Geniş omuz şeritleri, tutarlı göğüs dekoltesi ile mini bir elbise. Öyle ki tıpkı günümüzün süper kahraman kostümlerinde olduğu gibi Annie’nin vücudundayken hiç buruşmayan hatta kat yeri bile olmayan, dar ve mini bir elbise. Elbette kırmızı tabanlı siyah renkli topuklular. Bir tanrıça ancak böyle görünebilirdi.

– Heey, bana daha ne kadar bakacaksın, acıktım!

– Aaa, hemen hanımefendi, hemen gidelim.

Otelden çıkıp halen kapıda beklemekte olan araçları ile Victoria köprüsünü geçerek şehir merkezi Quebec’e giriş yaptılar. Aslında otellerine pek uzak olmayan, küçük ama oldukça romantik bir mekandı Europea. Mete Agera RS’ini valeye bırakmak istemedi. Otoparkta birçok SUV’nin arasına park ettiğinde ise Agera’nın ne kadar küçük göründüğünü fark etti. Otoparktan restorana doğru incecik taşlarla örtülü zeminde, bir kolunda Annie ile yürürken kendisiyle gurur duydu.

Yemekleri masaya geldiğinde Annie İsveç’teki günlerinden, okuldan bahsederken Mete’de ona İzmir’i anlattı. Şasi atölyesinde çıraklık yaptığı günlerden bahsetmeye başlamıştı ki, bu akşam da otomobilleri konu ederse geceyi batıracağını düşündü. Konuyu çevirmek için kıvranmaya başladığında Annie duruma el koydu.

– Hiç sevgililerinden bahsetmedin.

– Hımm, sizler böyle şeyleri önemsiyor muydunuz?

– Seninkileri önemseyebilirim!

Annie kavgaya bel altına vurarak başlamıştı. Mete’nin canı sıkıldı. Çünkü bugüne dek öğrendiği kadarıyla kadınlar bu soruyu iki durumda soruyorlardı. İlkinde erkeği pek sevgili adayı olarak görmediklerinden, arkadaş sohbetinin derinliklerinden gelen bir soruydu bu. Soruyu soran kadın yanıttan memnun kalmazsa nasihat faslı başlıyordu. Öyle davranmak yerine şunu yapmalıydın. Bak o kızlar şunlardan hoşlanır aslında… gibi.

İkincisinde ise bu soru ile nasıl başa çıktığın ölçülüyordu. Öyle ki bu ölçüm oldukça dallanıp budaklanabiliyordu. Çok aşık olduğun birini uzun uzun anlatmaya mı başlayacaksın, çok sayıda kısa süreli ilişkiden mi bahsedeceksin, uzun süreli ama en fazla iki ilişki mi anlatacaksın yoksa, sadece geçiştirecek misin? Hepsi de birbirinden tehlikeli sonuçlara gebeydi ve soranın hangi yöne gideceğini öngörmek imkansızdı. Ama Mete’nin muzır bir planı vardı, işe yarayabilirdi.

– Arzu. Kısa saçları, hatırladığım kadarıyla yaşına göre hayli kadınsı bir sesi vardı. Mavi üniformasının altına her zaman kalın beyaz çorap giyerdi. Öğretmen onu tahtaya kaldırdığında bac…

– Tahtaya kaldırm… ne diyorsun sen, ne zamandı bu?

– Birinci sınıf. Sevgilim olmasını istediğim ilk kız. Platonik bir ilişkiydi. Kırmızı, parlayan bir eşofmanı vardı. Ondan bir tane de kendime zorla aldırmıştım bizimkilere. Gri renkli bir Sergio Tacchini. Ama semt pazarından tabi!

– Şapşal, birinci sınıfta kaç yaşında oluyorsunuz siz?

– Yedi. Sonra Nükhet var, Nükhet Duru. Geldiğim yerde çok ünlü biridir. Ama benim Nükhet Duru’nun o ünlü ile bir bağı yoktu. Biriyle aynı isim ve soy isme sahip olduğunu öğrendiğim ilk kişi. Upuzun saçları, çok alımlı bir yürüyüşü vardı. Bana ilgisini belli eden ilk kız. Şimdi düşünüyorum da yaşına göre hayli olgun bir yüz yapısı vardı sanırım.

– Yaşııı?

– Yedi. Bakma öyle, ben de yedi!

– Arzu da yedi değil miydi, aynı yıl içind… ama tanrım, Arzu ve Nükhet’le aynı sınıftaydın tabi ki. Seni pislik!

– Heey, Nükhet ilgisini gösterdikten sonra Arzu’ya ilgim kalmamıştı ki, yani en azından öyle hatırlıyorum.

– Hedefinden hemen saptın mı yoksa ikisini bir den mi idare ettin, doğru söyle.

– Tatlım, Nükhet bugüne kadar gördüğüm en romantik kadın. Bana ilk iltifatından sonra dünyalar durmuştu.

– Detay istiyorum.

– Aah, buna hazır olmayabilirsin, uyarmadı deme.

– Anlatmaya başla sen, Nükhet’i daha yakından tanımak istiyorum.

– Bir gün öğle yemeği arasının bitmesine yakındı sanırım, sınıfa döndüm. Susamıştım. Futbol topu şeklinde bir suluğum vardı, elime alır almaz bir arkadaşım Mete hayııır, duuur. O suyu içmeeee! diye haykırdı. Ben de neden diye sordum tabi.  Nükhet suluğunun içine tükürdü! dedi. Kapağını açıp içine göz attım ve yüzeyde gerçekten küçük bir köpük tabakası vardı.

– Iığğ

– Hiç öyle deme. Başta biraz garip hissettiğimi hatırlıyorum. Ama hiç de iğrenmedim nedense. Arkadaşımın haykırışından sonra diğerleri de etrafımı çevirmişti. Aralarında Sıdıka diye bir başka kız vardı ve dedi ki…

– Sıt tıka(!)?

– Hayır hayır, Sı-dı-ka

– Sııı-dııı-kaa

Mete durumdan kurtulduğunun farkındaydı. Bu zor isme bile dikkat kesilen Annie hayli eğleniyordu, hikayenin başından beri kıkırdıyordu. Doğru yolda olduğundan emindi.

– İyi söyledin. Ben neden böyle bir şey yaptı ki diye sorduğumda Sıdıka yanıt verdi: Seninle öpüşmüş gibi olsun diye! Hayatımda duyduğum en romantik komplimandı ve sahibi ortalarda yoktu.

– Ooo çok tatlıymıışş ve çok davetkar!

– Onunla başa çıkabileceğine emin misin?

– Hımm yeni araban otele ne kadar hızlı dönebiliyor?

Mete yutkundu. Nükhet’in iltifatından sonra olan şey oldu; ortam ısınmaya, Mete’nin kulakları yanmaya başladı. Mete yanında nakit bulundurduğuna sevindi, çünkü her zaman çok az nakit taşırdı. Ceketinin cebindekileri masaya bırakıverdi, böylece pos cihazı beklemek durumunda kalmayacak, ambiyans bozulmamış olacaktı. Annie’yi bir elinden çekiştirip koştururken o yine topuklularını çıkarmayı başarmıştı. Tıpkı oteldeki gibi omzunun üzerinde taşıyor, Mete’nin elini sıkıca tutuyordu. Mete tüm işaretleri doğru anlamıştı.

Otoparkta koştururken aracın yanına varmadan kapılarını açmak istedi ama başaramadı. Tek elinde Annie’yi koşar adım çekiştirirken diğer elinde kalkan şeklindeki anahtarla uğraşmıştı. Ama sonuçta yine aracın yanındaydılar ve Mete eğilip Annie’nin kapısını eliyle açtı. Doğrulduğunda ise Annie’nin dudakları karşıladı onu. Kıkırdama dudakların birleşmesiyle birden kesilmiş, Mete’nin kulaklarından alevler fışkırmıştı. Annie’nin sağ elinde tuttuğu topukluları şimdi tam kafasının yanındaydı ve Angel kokusunun arasında deri kokusunu da alabiliyordu. Çünkü Annie iki eliyle birden Mete’nin başını kavramıştı. Dudakları Annie’ninkilerden ayrılmadan önce zihninden tüm kız arkadaşları geçmiş, görüntü Annie’ye gelince durmuştu.

Otele vardıklarında Mete bu kez park etme konusunda ısrarcı olmadı. Baktı ki aracını daha önce park etmesine izin vermediği vale beklemekteydi. Aracı ona teslim ederken diğer cebindeki banknotları eline sıkıştırdı.

– Bugün gerçekten şanslı bir adamsın dostum.

– Siz de öyle görünüyorsunuz efendim.

Odada Annie, hiçbir şey söylemeden ellerini arkasında birleştirmiş öylece duruyor, dudağını ısırıyor ve derin bakışlar atıyordu. Sol dizini karnına doğru çekip bırakırken bacakları temas halindeydi. Her kadın için anlamı aynı olan bir hareketti bu. Mete Annie’yi belinden kavradı. Sol elini yukarı kaydırıp fermuarın ucunu buldu ve belirli bir hızda hiç durmadan aşağı kadar çekti.

– İşte dünyanın en güzel sesi

Elbise omuzlarından sıyrılıp belinde durduğunda Annie elbiseyi elleriyle kalçalarının her iki yanından aşağıya doğru sıyırmaya devam etti. Mete çıkarması gereken başka bir şey olmadığını fark edince duraksadı. Kendini önce iç çamaşırlı görüntüye hazırlamıştı. Bu durumu kontrol edebilirdi. Ancak şimdi pantolonu ile başı dertteydi. Karşısındaki tanrıçanın hala dudaklarını ısırdığını ve gülümsediğini gördü. Annie, Mete’ye doğru gelmiş ve sol bacağını beline sarmıştı. Mete de onu kalçasından yakalayıp kaldırdı ve sağ bacağın da belini sarmasına izin verdi. Bir bütün halinde yatağa devrildiler.

Mete dudaklarını Annie’ninkilerden ayırıp aşağı doğru kaydırmaya başladığında diğer yandan ceketini çıkarmaya çalışıyordu. Bir an bunların tümünü Annie’ye yaptırmayı düşündü ama Annie gözlerini kapatmış, derin nefesler alıp vermeye başlamıştı. Şimdi de bu en güzel sesin bu  nefes sesleri olduğunu düşündü. Onun bu keyfini bölmeyecekti. Nefesini dinleyip, kasılmalarını hissederken Annie o gece odayı dünyanın en güzel sesleriyle dolduracak diye umdu. Dudaklarını daha aşağıya kaydırıp her iki elini Annie’nin göğüsleri üzerine koydu. İniltilerin keyfini çıkardı, gerisini sonra düşünürdü.

-o-

Kanada GP öncesi, Montreal, Cuma sabahı

Mete rüyasında kapının durmaksızın çalındığını görüyordu. Kapıya farklı tempolarla vuran ve zaman zaman seslenen birisi vardı ve ses çok da yabancı değildi.

– Mete! Meteeeee! Uyan! Meteeeee!

Rüya falan görmüyordu. Sabah olmuş ve Jonah her sabah olduğu gibi otel odasının kapısını tekmeliyordu. Hiç sesini çıkarmadı, kalktı, gözlerini ovuşturarak kapıya yöneldi ve kapıyı hızlıca açtı.

– Ne var be? Ne var!

– Tanrıya şükür seni uyandırabildim. Oooooooo çapkın!!!

Jonah Mete’nin uyku sersemi ardına kadar açtığı kapıdan yatağı, ve üzerinde yatan İsveç tanrıçasını görmüştü. Mete kapıyı hemen kapatmaya çalışsa da, Jonah içeriye adımını atmıştı bir kere.

– Tamam, unut bunu, görmedin, tamam?

– Tamam çapkın şampiyon, bugün gözler görmez!

– Görmemesi daha iyi.

– Piste yetişebileceğinden eminsin, değil mi? Vakit daralıyor.

– Geliyorum geliyorum, Annie de benimle gelir. Siz çıkın.

– Tamam Mete, gözler görmez!

Jonah ağzını kulaklarına kadar açmış ve göz kırparak dışarı çıkmıştı. Kapıyı kapattı ve arkasını dönerek Annie’yi süzdü.

‘Çok güzel be! Ulan uyandırmasak çok iyi, ama geç kalacağız, uyandırsak ayrı tehlikeli…’

– Şşşt… Günışığı…şşşt…. günışığı…

-o-

İlk antrenman seansının başlamasına dakikalar kala motorhome’dan garaja indiğinde herkesin gözü onun üzerindeydi. Mete’yi görenler bir şeylerin yolunda olmadığından emindi, telsizler çalıştı, mekanikerler fısıldaşmaya başladı.

Takım patronu Dave Ryan, biraz da her şeyin yolunda gitmesinden sorumlu olduğu için dayanamadı.

– Mete? Bir sorun mu var?

– Bir şey yok, ne oldu ki?

– Bir şey var gibi, yüzün soluk ve boş boş bakıyorsun. Ne oldu?

– Yoo, içimde biraz anlamsız bir sıkıntı var sadece, çok mu belli oluyor?

– Dert etme, kendini boşu boşuna üzme.

Mete’nin aklı başına daha yeni gelmiştir.

Acaba Jonah Annie ile olduğumu herkese söyledi mi? Öyleyse yandık! Peki neden dert etme dedi bu adam? Kötü bir şey mi yaptım ben?

– Se… sen neden dert etme dedin?

– Monako’da olanlar için, aracını tekrar görünce aklına gelmiş olmalı, değil mi?

Lan! Bilmiyormuş! Bilmiyormuş! Ulan.. neyse ki pot kırmadın hıyar herif.

– Yoo, unuttum onu. Yani hiç unutmayacağım da, yani cezalarını çektiklerinde unutacağım. Sadece biraz sıkıntı var işte, o kadar. Neden bilmiyorum.

O sırada kenardan kendilerini dinleyen Jonah konuşur.

– Hadi Mete, piste çıktığında geçer. Belki biraz uykusuzsundur, ama çıkınca açılırsın.

Ulan bu züppe de iyi ki bir gördü bizi, artık üç sene laf sokar. Belliydi zaten fırlamanın teki olduğu.

– Tamam, çıkıyorum.

Mete aracına oturup kulaklık setinin kablosunu taktığı anda telsiz açılır: ‘Radio Check, There? Check, Check…’

– Buradayım burada, daha yeni bindik!

Nedense bu sözleri bağırarak söylemişti. İçindeki sıkıntı buna neden olmuştu belki de ve hala neden kaynaklandığını bilmiyordu. Yeni sevişmiş ve sabahına F1 aracına oturmuş bir adamdı, bu hayattan başka ne isteyebilirdi ki?

Xevi’nin donuk robotize sesi yine telsizden duyulur.

– Önce sarılarla üç kurulum turu. Ardından içeri. Sonra kırmızılarla 5’er turluk denemeler. Yol senin.

– Tamam.

Kurulum turunda bulunan birkaç eksik hızlıca tamamlanmış, ve Mete kırmızı renkli Süper Yumuşak lastiklerle araç ayarları için piste çıkmıştı.

– Hey, Bu araç kayıyor! Her yerden, her yere kayıyor. Lastikler? Biraz değişiklik yapalım.

– Görüyoruz Mete, içeri gel.

Üçüncü kez piste çıktığında, artık antrenmanın sadece 15 dakikası kalmıştır ve Mete hala istediği ayarları bulamamıştır.

– Sanırım biraz daha değişikliğe ihtiyacı var, az kaldı.

– Büyük fark var Mete, dört lastik de aralığın dışında.

– Hay onların aralıklarına kafam girsin!

– İngilizce lütfen, içeri gel. Bakacağız.

-o-

Mete araçtan atladığı gibi karşısında Nick, Mark ve Xevi’yi buldu. Xevi hemen lafa girdi.

– Mete, senin ayarların tamamen ters yönde gibi görünüyor. Nick temel bir ayar buldu, ikinci antrenman için seni de ona döndüreceğiz.

Quick Nick ekledi.

– Fena değildi, üzerine hala çalışmak gerekiyor.

Ancak Mete’nin zaman zaman kendini gösteren inatçı yönü yine ortaya çıktı.

– Hayır! Ben kendi ayarlarımı bulabilirim. Nick’inkilere ihtiyacım yok!

Ortamdaki herkes bu çıkışa şaşırmıştır, daha önceki yarışta çaylaklığı ile dalga geçen, bunu normal gören Mete, şimdi nedensiz bir kapris yapmaya başlamıştı. Üstelik bunları söylerken Nick’e doğru bakmıştı. Xevi kontrolü ele almaya kararlıydı.

– Elbette bulabilirsin Mete, ancak ilk antrenmanı zaten kaybettik, fazla zamanımız kalmadı.

– Hayır! Kendi ayarlarımı bulabilirim. Lütfen!

– Tamam Mete, senin sorumluluğunda. Ne istediğini söyle çocuklara.

Senin sorumluluğunda… Elbette böyle olacak!

Tüm rakipleri, Gilles Villeneuve pistinde uzun sürüşler yapmaya çoktan başlamıştı, ancak Mete hala ayarlarla boğuşuyordu. Tüm yaptıklarını çöpe atıp tamamen farklı bir yöne ilerledi, sonuç alamadı. Ön lastikleri ısıtabilmenin yolunu bulduğunda, arkalar hala berbat durumdaydı ve sadece yarım saati kalmıştı.

– Mete, kabul edersen Nick’in son ayarlarını uygulayalım. İyi ilerleme kaydetti.

– Hayır Xevi, kendim bulabilirim, az kaldı.

– Mete, şu an bana söylenene göre Nick’inkilere göre hiç alakasız konumdasın. Önler yere basma sebebiyle iyi görünüyor, düzlük hızı kaybediyorsun.

– Keşfediyorum!

Mete antrenman bitiminde araçtan indiğinde berbat durumdaydı. İçindeki anlamsız sıkıntının üzerine bir de ayar bulamayışı eklenmişti. Ne kadar berbat bir gündü… Hiçbir şey söylemeden motorhome’a gitti. Annie odasında onu bekliyordu.

– Duyduğuma göre ayarın kaçmış, seni Anadolu kaplanı!

– Masaj yap!

-o-

Kanada GP öncesi, Montreal, Cumartesi sabahı

Cumartesi sabahı kahvaltıya indiğinde Mark’ın ona el işareti yaptığını ve yanına çağırdığını gördü. Takımdan uzakta, ayrı bir masaya oturmuştu ve önünde fazladan bir kahvaltı sunumu daha vardı.

– Hey Mark, nasılsın? Neden buraya kaçtın?

– Teşekkürler, konuşmamız gerek. Rahat uyudun mu?

– Neden sordun? Ne konuşacağız?

– Rahat uyudun mu?

Mete’nin aklı iyice karışmıştı.

– Her zamankinden işte, bir de kabus vardı, o da her zamankinden.

– İyi. Samimiyetimize güveniyorum dostum. Dün yaptığın aptallığı biliyorsun, değil mi?

– Ne yaptım ki? Sadece kötü geçen bir seans. Ayarları bulamadım, çaylaklığımdan olsa gerek, öğreneceğim.

– Öğreneceğin çok şey var, ve 20 yıl geçse de bitmeyecek Mete. Kendi yolundan gitmek istiyorsun, ancak bir takımın parçası olduğunu unutuyorsun. Takım senin performansına ihtiyaç duyuyor, ancak sen kendi egonla onları eziyorsun.

Mete Mark Webber’e öylesine hayrandı ki, söylediklerine içten içe kızsa bile ona karşı gelemezdi.

– Eee? Ne diyorsun şimdi? Nick’in ayarlarına mı döneyim?

– Nick’in artık sana ayar vermek isteyeceğinden emin misin?

– Haydaaa! Niye vermesin? Takım arkadaşı değil miyiz? Arkalion’da ayrı gayrı yoktu hani?

– Öyleydiniz, sen gözüne baka baka ters konuşana kadar. Sana kızgın, ama hala seni ve takımı düşünüyor ki, ayarları bulamamana sevineceği yerde üzülüyor. Sen de böyle bir adamı üzüyorsun. Ben olsam ayarlarımı verirken iki kez düşünürdüm. Şimdi onu bulacaksın, muhtemelen de odasındadır, özür dileyeceksin. Aptallık ettiğini, egona yenik düştüğünü söyleyeceksin.

– Hımm.

– Bak Mete, bu adam, senin onu her geçişinde senin turlarını ve ayarlarını tur tur, viraj viraj çalışıyor ve senin ayarlarını kullanmaktan çekinmiyor. Nick Heidfeld’den bahsediyoruz Mete, Sebastian Vettel değil! Sen de onunkileri örnek alıp çalışacağına kendi burnunun dikine gidiyorsun. Takım oyunculuğu bu değil. Başında bir dert varsa anlat, çekinme. Yanlış bir şey yaptıysan söyle, anlarım ve yardımcı olmaya çalışırım.

– Ne derdi yahu! Taktınız dert diye, hiçbir derdim yok. Neyi yanlış yaptım ki? Alt tarafı bir gece fizyoterapistimle yattım, bu mu dert?

– Vay vay vaaaay! Öyle mi? Annie inanılmaz bir kadın, mutlu olmalısın! Bunun neresi yanlış ki zaten! Ahahaha!

– Lan! Bilmiyor muydun yoksa! Jonah söylemedi yani?

– Yoo! Şimdi sen söyledin!

– Kafama sıçayım, neyse… Sesini çıkarma. Kafama sıçayım. Ben de herkese anlattığını düşünmüştüm. Özür dilerim. Kafama sıçayım!

– Ahahaha! Kendi ağzınla söyledin, bunda yanlış bir şey yok, ben de yattım. Yani kendi fizyoterapistimle, sorun değil. Git özrü Nick’ten dile.

Mete bir anda inanılmaz rahatlamıştı. Jonah’ın gördüklerini herkese anlattığını düşünmüştü. Demek ki içindeki sıkıntısı buydu. Belli ki ecnebilerde bu işler farklı yürüyordu, kimse bu tür şeylere takılmıyordu. Dahası Monako kepazeliği aklından uçup gitmiş gibiydi sanki. Böyle olması normal miydi? Çünkü birkaç gün önce öfkeden kuduruyordu. Bunu düşünürken içinde yine öfke hissetti.

Bardan umutsuzca iki şişe Krombacher istemesiyle barmenin iki şişe birayı önüne koyması bir oldu. Kanada’da bu birayı bulabileceğini düşünmemişti, işleri şimdiden yolunda gitmeye başlamıştı.

Nick’in odasına çıktı.

– Kim o? Jonah?

– Hayır Nick, benim. Mete.

Nick üzerinde sadece boxer’ı olduğu halde kapıyı açtı. Şaşkındı.

– Ne oldu Mete? Neden geldin?

– Al şunu, benden. Dün için özür dilemeye geldim. Aptallık ettim.

– Ettin tabi. Beni boş ver, neler gördüm. Sen takımın huzurunu kaçırdın. Bunları yapma. Ben senin ayarına ihtiyaç duyduğumda utanmadan isterim, istedim de. Sen de bunu yap, senin daha çok ihtiyacın var.

– Haklısın Nick. Formula 1 pilotlarının egoları gerçekten de Rheasilvia ile yarışacak düzeydeymiş sanırım. Seni küçümsemek istemedim, kendim başarmak istedim.

– Haa, ne… Rheasilvia da ne? Bak, farkındayım, sorun değil. Bira olmasa kabul etmezdim ama, dua et en sevdiğim olanı!

– Ahahaha sevindim. Şimdi ayarlarını alabilir miyim?

– Aşağıya in, bana kendi elinle üç şişe daha bundan getir, yoksa cehenneme kadar yolun var!

– Hay Alman süngeri! Peki…

– Heeey, Rheasilvia kim (!)?

– Hahah, güneş sisteminin en yüksek dağı, seni cahil!

– Git kendini becer, çok bilmiş… Biralar dört oldu!

-o-

Xevi haklıydı. Mete üçüncü antrenmanda Nick’in ayarlarında çok daha iyi oldu ve lastikleri en başından itibaren doğru sıcaklık aralığına getirebiliyordu. Ancak biraz daha çalışmaya ihtiyacı vardı, henüz ayarları kendi stiline tam olarak uyduramamıştı.

Antrenman bitiminde araçtan inip Xevi’nin yanına gittiğinde, adamın kendini beğenmiş ve emin yüzünü görebiliyordu.

– 0.23 saniye. Hala yavaşsın.

– O kadar var mı yahu! Neyse, gerekli ayarları biliyorum, çocuklar şimdi halleder. Bu arada Xevi, dün için özür dilerim. Başından bu yana haklıydın, Rheasilvia’dan uzak durmamız gerek. Egoma yenik düştüm.

– Ne, kimden?… Bak, sorun değil Mete, ben buna takılmam. Ancak Axel çok şaşırdı. Böyle bir şeyi senden beklemediğini söyledi.

– O nereden biliyor! Söylediniz mi her şeyi?

– O adam her şeyi takip ediyor ve biliyor. Yaptıkların onu şaşırtmış.

– Desene ondan da özür dileyeceğim.

– Ondan özür dileyemezsin. Hiçbir özrü kabul etmez. Özrünü pistte dileyeceksin.

– T..t…tamam.

– Rheasilvia kim?

Mete istemsizce başını kaldırıp gözleriyle tavanda, köşelerde, tüm kuytu alanlarda kamera aradı. Axel nasıl olur da her şeyi bilebilirdi ki(!)? Deri kıyafetleri ile ışıktan yapılma tahtında otururken önündeki yanarlı dönerli küreden izlemiyorsa, her şeyi nasıl bilebilirdi?

– Yüksek bir dağ.

-o-

Kanada GP, sıralamalar

Annie Asplund, motorhome’da Mete’nin masajını bitirdikten sonra poposuna hafifçe vurdu.

– Pole masajı tamam! Haydi şampiyon!

– Teşekkürler günışığı. Pole çok uzak, en fazla üçüncülük olabilir.

– O zaman ikinci olacaksın, biliyorum.

Mete gülümseyerek üzerini giydi, Tulumunu kavradığında parmakları gizlenmiş mikrofon gibi şeyler aradı. Çok film izlediğini düşünerek garaja yollandı.

Xevi her zamanki gibi doğrudan lafa girdi.

– Hah, Mete de geldi. İlk seansı kırmızılarla geçebiliriz. Yarışta çok fazla ihtiyacımız olmayacak. Sonra morları takacağız. İlki önemli değil, hata yapmayın, tek turda halledin.

Nick araya girdi.

– Morlarla da tur atsaydık. Alışmış olurduk.

– İkinci seansta morları kullanacaksınız, elenme şansınız yok.

Mete ikiliyi kahkahalara boğacak lafını söyleyiverdi.

– Üçüncüde de morları takıp vanayı açacağız, ve pole!

Mete’nin bu beklenmeyen sözlerini hep eğlenceli buluyorlardı. Yıllardır sporun içinde olan, burayı artık evi gibi hisseden Nick bile bu kadar rahat olamıyordu.

Xevi’nin dediği gibi ilk seansı kolayca geçmişlerdi. Kerblere fazla çıkmadan ve lastikleri fazla eskitmeden iyi bir derece elde edebilmişlerdi. Tek sorunları, Mete’nin 10. virajdaki U dönüşünden çıkarken fazla patinajda kalmasıydı.

– 10’dan çıkarken çok fazla patinaj var.

– Yapacak bir şey yok Mete, böyle devam edeceğiz.

Parc ferme ha! Sıralamaya çıktığın an araç kilitlenir, değiştiremezsin. Vay arkadaş!

Mete ikinci seanstaki turunu atarken, onuncu virajda neredeyse spin atacaktı. Tüm bunların ayarlar üzerinde yeterince çalışamamasından kaynaklandığını biliyordu.

O son egoyu yapmayacaktım. Rheasilviaaaa… seninle anlaşamıyoruuuzzzz!”

Mete üçüncü seans için garaja geldiğinde, bu kez araçtan çıkmamayı seçti. Arkalion mühendisleri onuncu virajdaki sorunu için hangi motor haritasını kullanabileceğine çoktan karar vermişlerdi. Bu onu biraz yavaşlatacaktı, ancak spin atma veya patinajda kalma olasılığına göre daha avantajlı görünüyordu. Viraja gelmeden o haritaya kolayca geçebilmesi için kısayol butonunu da ayarladı.

Mete ilk turu için piste çıktığında içinde yine o anlamsız sıkıntı başladı. İyi bir tur atamayacağını anlamıştı. Nick ile denk bir tur atabilirse, kendini şanslı hissedecekti. İlk sektörü oldukça iyi geçmişti. Araç viraj çıkışlarında hala patinaja düşmeye eğilimliydi.

Altı… sol, sağ, bunu seviyorum, gaza yumuşak otur, yediiii

Üzerindeki baskı artmaya başlamıştı. İlk turunun güvenli olması gerektiğini biliyordu, endişe etmesine gerek yoktu, ancak Nick’ten yavaş kalacağını hissediyordu. Bir yerlerde fark yaratması gerekiyordu.

Vee sekizinci viraaajj frenajjj! Hassiktiiiir!

Sekizinci viraj için frenlerken limitleri zorlamayı tercih etmişti, ancak bu Mete’ye pahalıya mal olmuştu. Şikanı kesti ve çimlerden tekrar piste katılmak zorunda kaldı. Turu çöpe gitmişti.

– Mete, bir sorun mu var?

– Hayır, benim hatam. Aptalca bir risk aldım, aptalım ben.

– Sorun değil, içeri gel, son turunda hata yapmaman gerekecek.

– Tamam…

Nasıl sorun değil lan! Bal gibi de sorun.! Sıçtım işte, sıvadım…

Mete’nin canı iyice sıkılmıştı. Nick oldukça iyi bir tur atmıştı ve ikinci turda Cosworth’ün yeni ‘vanası’ ile daha da hızlanacaktı. Kendisi ise henüz turunu bir araya getiremiyordu. Daha da kötüsü vardı, daha önce de başlarına gelen şeyin tekrarlanması olasıydı. Ya son dakikalarda birileri kaza yaparsa? Sarı, hatta kırmızı bayrak çıkarsa? İlk garanti turun önemini bir kez daha anlamıştı. Ancak Vettel de hata yapmıştı, hala bir şansı vardı.

Tura başladığında kararını vermişti. İlk birkaç virajda tutuşu kontrol edecek, ardından olabildiğince garanti bir tur atacaktı. En kötü ihtimalle Red Bull’ların arkasında yedinci olurdu.

‘Senna ve Concorde, tutuş gelişmemiş, yine kayıyor. Demek ki garanti atacağız, keşif bitti. Kör turlamaktan iyidir. Altı, hoop, yedi, sekizli dokuzlu, hoop hass harita!’

Uyuduğuna inanamadı, 10. viraj öncesinde motor haritasını değiştireyim derken küçük bir kilitleme yaşamıştı ve artık patinajda kalmasına da gerek yoktu. Hemen 01S moduna geri döndü ve son şikanda da risk almadan dönüp turunu bitirdi. Şampiyonlar duvarına girmek için henüz hazır değildi.

– 12.376 Mete, kötü bir turdu.

– Kaç? Merakta bırakma adamı Xevi!

– Altıncılık, üzgünüm dostum. Sormadan söyleyeyim, Nick 12.23 yaptı, dördüncü cepte.

– Arada kim var?

– Raikkonen dostum, kirli taraftasınız.

Phiii… Kimi’yi bile geçememişim. Ah aptal kafam, salak kafam. Senin neyine atar yapmak…

-o-

Araçtan indiğinde Mark ve Nick’i konuşurlarken gördü ve hemen lafa girdi.

– Hey, aptalınız geldi!

Nick, pis pis gülümseyerek

– İşte böyle çaylak, geçilirsin.

– Öyle oldu doğrusu, garanti tur atmak zorunda kaldım. Çok fazla patinajda kalıyordum, Direksiyonla uğraşırken 10. viraj öncesinde de biraz kilitledim.

Mark Webber ekledi.

– Ve muhtemelen tüm yarışı da böyle geçirebilirsin. Dua et ki dolu depoyla aracın farklı tepki versin.

– Umarım. Sanırım ön kanat ile düzeltebiliriz. Deneyeceğim.

Mete takım brifingi ve masajından sonra Annie’ye yalnız kalmak istediğini söyleyerek odasına çekilmişti. Aklına babasını aramak geldi. Ancak yaptıklarını anlatınca babasının söyleyeceği sözleri kelimesi kelimesine biliyordu. Aramanın babasını sinirlendirmekten başka bir işe yaramayacağına karar verdi. Telefonunda birkaç oyun oynadı. Fling adındaki puzzle oyununa sarmıştı. Ardından Jonah’ın getirdiği magazin içerikleriyle dolu F1 dergisine biraz göz attıktan sonra uykuya daldı.

-o-

Kanada GP, yarış

Yarış sabahı için Mete’yi kimse uyandırmamıştı. Üstelik alarmını da kurmamıştı, neyse ki erken uyumuş ve zamanından önce uyanabilmişti. Resepsiyona gittiğinde tercümanı Filiz hanımı kendisini beklerken buldu. Ne Annie, ne de Jonah ortalarda yoktu ve Filiz hanımı da otelde unutmuşlardı.

Kırık beyaz renkteki Agera RS’e atladılar ve pistin yolunu tuttular. Pistten içeri adımlarını attıklarında Mete’nin telefonu çalmaya başladı. Arayan Jonah’tı. Bunun kötü olabileceğini biliyordu, ama açmamayı tercih etti.

Üzerini değiştirmek için Arkalion motorhome’unun kapısından girmesiyle dışarı doğru koşan Jonah’la çarpışması bir oldu. Arkasından koşan Annie de Jonah’a çarparak durabildi.

– Jonah, Annie? Nasılsınız görmeyeli?

Mete bu ikiliyi yan yana görünce bir an düşündü… acaba???

Jonah rahatlamış görünüyordu.

– Çok özür dilerim Mete, seni unuttum. Annie de bana güvendiği için erken çıkmış.

– Sadece beni değil, Filiz hanımı da unutmuşsunuz? Bir sorun mu var?

– Hayır Mete, yani var, benim aptallığım var!

– Sorun yok, bak geldik işte. Ama sizi göremeyince ben de endişe ettim, neler neler düşündüm!

Cümlesinin son bölümünü söylerken Annie’nin yüzüne bakıyordu.

-o-

– Kirli taraftasınız, oradan uzaklaşın. ARK 01S motor modunda bir tur kalın, önemli görürseniz bir tur daha kalabilirsiniz. Fazlası motora zararlı, geçilecek olsanız bile ARK 01’e dönün. Burada patinaj iyi değil, tekrar ediyorum, burada patinaj iyi değil..

– Tamam, tamam, tamam Xevi duyduk, anladık.

Xevi’nin bir diğer çifte telsiz konuşmalarından birisi daha kafa ütülemişti. Mete’nin aklında ise sadece bir şey kaldı: ‘Kirli taraftasınız, oradan uzaklaşın.’

Anlaşıldı, sola kıracağız. Yan, yan, yan, yan, yan, sön, hoppaaa!’

Mete kalkış için aracını zaten iç kısma doğru konumlandırmıştı, ilk birkaç metre kirli olacaktı ve debriyajı biraz fazla kullanacaktı, öyle de yaptı. İç kısımda öyle bir ivmelenme yakalandı ki, bir anda kendini Nick’in yanında buldu.

Lan! Sıpa! lan!!! Aha gittik…

İlk viraj için frenlerken ise sağında Max vardı ve o da kendisi gibi geç frenliyordu. Ancak viraja girerken sol tarafında kalan Vettel ile birlikte dönebilmelerine hiç ihtimal yoktu, ki Seb, çoktan frenlemişti bile. Üç pilot arasında temas kaçınılmazdı.

‘Haayııııırrrrr’

Temasta Seb ve Mete’nin ön kanat uç plakaları kırılmıştı, Max şans abidesi gibiydi, hiçbir hasarı yoktu. Virajdan çıktıktan sonra lider Hamilton, arkasında Max ve hemen yanında Mete vardı. Seb ise gerilere düşmüş gibi görünüyordu.

– Hasar nedir Mete? Hasar nedir? Araç nasıl?

– Kötü değil, devam edebilirim. Tehlike var mı?

– Analiz ediyoruz… verileri aldık Mete, yapısal sorun yok, devam et. Değiştirmemiz gerekirse erken pit için hazır ol.

– Tamam.

Mete Max’in arkasındaydı ve geçiş için fırsat kollamaya başladı.

– Güvenlik aracı! güvenlik aracı! Dışarıda kal!

– Girmeyecek miyiz? Kanat?

– Hala çok erken Mete, lastikler yeterli değil. Verileri inceliyoruz.

– Kazayı kim yaptı? İyi mi?

– Sainz Massa’ya çarptı. İkisi de iyi.

– Güzel. Nick nerede? Göremiyorum?

– Altı. Kalkışta sıkıştı, geriye düştü.

Mete’nin ARK01’i yarıştan önce yapılan ön kanat ayarı ve yakıt yükü ile birlikte oldukça dengeli bir hale gelmişti. Hala istediği gibi olmasa da, şikayet etmesini gerektirecek düzeyde değildi. Ancak ön kanadın bazı kanatçıklarının kırık olmasının etkisini hissedebiliyordu.

Üçüncü tura gelmişlerdi.

– Güvenlik aracı çıkıyor, ARK 01S moduna geçin ve arka düzlükte kapatın.

Yarım tur daha ‘vana’ kullanma izni çıkmıştı.

Şu deli Max’i avlayalım bakalım…

Ancak Max, ondan hızlı çıkmıştı ve çoktan Hamilton’ın hava koridoruna girmişti bile. İlk virajda yan yana gelmiş olsalar da, Max’in geçişi tamamlaması mümkün olmadı. Geri çekilmek zorunda kalan Red Bull pilotu, bu kez Mete’nin önünde kalmıştı.

Gel bakayım çocuk, sana şeker vereceğim, gel bakayım… Ulan sıpa!

Max, ilk viraj için içeriyi kapatınca, dışarıda kalan Mete’nin atak yapma şansı olmadı. ‘deli’ Max’i hemen arkasından takip ediyordu.

– ARK 01’e geri dön Mete, sol radyatör, motoru soğutman gerek.

– Tamam. Fazla atar, göte batar!

– Ne? Tekrar et lütfen.

– Yok bir şey, tekerleme.

Mete bu sözünün üzerine sadece telsizin kapandığını belirten biplemeyi duydu. Xevi öbür tarafta çıldırmış olmalıydı.

-o-

– Vettel içeride, ARK 01’e geç, lastiklerini bitir. Kanadın da değişecek. Kırmızılara geçiyoruz.

Mete’nin en sevdiği an gelmişti.

Yappuşturrr!

Arkalion mekanikerleri, mıknatıslı yapı sayesinde burun parçasını hiç vida çevirmeden bir seferde söküp takabiliyordu. Sistemin sağlamlığından endişe eden FIA, kaza testlerinde normalin 1.5 katı kadar yüklere karşı testler gerçekleştirmiş, ancak burun yapısını şasiden koparmayı başaramamıştı.

Dört tekerlek ve ön kanat değişimi sadece 6.1 saniye almıştı ve Mete, Vettel’in önünde 18. olarak çıkmayı başarmıştı.

– Önünde Grosjean ile birlikte başlayan ve pist üzerinde hemen geçmen gereken 5 araç var. ARK 01’e geç ve işi bitir. Düzlüklerde sol sidepodu havalandırmayı unutma.

– Tamam Xevi, bugün ARK 01 modundayız.

Gel bakayım Romain, kimseye çarpmadan öylece dur, bana da çarpma, geçip gideceğim sadece!

– İlk sektör, Max durdu, sarı bayrak.

– Gördüm, oh olsun. Sen misin bizim kanadımızı kıran…

– VSC Mete, tur zamanına dikkat et, frenlerini sıcak, motorunu soğuk tut.

Döndük başa…

VSC periyodu sona erdiğinde, Mete hızlıca geçişler yapmış ve 7-8 turda sekizinciliğe kadar yükselmişti.

Aha Honda, turuncu Honda! Birini başta geçmiştik, bu Fernando olmalı!

Mete Alonso’nun arkasında 3 tur boyunca takılı kaldıktan sonra, nihayet geçebilmişti, ancak DRS kullanmak zorunda kalmıştı.

– İyi iş Mete, DRS butonunu keşfettiğine sevindim.

– Xevi espri yaptı! Xevi espri yaptı!

Mete Alonso’dan sonra yavaş yavaş Raikkonen ile de farkı kapatmaktaydı, ancak lastikleri de artık azami hızı vermekten uzak kalmaya başlamıştı. Fin pilot 41. turda nihayet pite girince önü tamamen açıldı.

– Önünde iki pembe var, onlara yaklaşmaya çalış. Pit stoptan sonra onları da geçeceğiz.

– Geçeceğiz tabi! Panterler arkada dursun!

-o-

Turlar turları kovalarken, Mete direksiyonundaki yeşil ışığı görmekten sıkılmıştı. Kendisinden istenen tur zamanlarını çıkardığında bu ışık yeşil yanıyordu, yavaşsa kırmızı, fazla hızlı olduğunda -ki bu lastikleri aşındıracağına delaletti- ise mavi renkte yanıyordu.

Gilles Villeneuve pisti nedense Mete’ye aşırı kolay gelmeye başlamıştı. Her şeyin robotize bir hal aldığını fark etti. Yine o Monako’da yaşadığı tünel görüşüne mi gidiyordu, yoksa rüya mı görüyordu?

‘Oyun gibi neredeyse, en hızlı olmana gerek yok ve bu halinle iyisin diyorlar. Yarış dediğin tekerlek tekerleğe olmaz mı? Limitlerde sürerken olmaz mı? Neden farklı pit stop stratejisiyle yalnız başına yarışırsın ki?’

Düşüncelere dalmaya devam eden Mete, artık hayatı da sorgulamaya başlamış gibiydi.

‘Matrix gibi bir film vardı, 13. Kat mıydı? Simülatör sürüşü gibi, kaptırmışız kendimizi, turlayıp duruyoruz. Ne kimseyle yarışıyoruz, ne kendimizi tehlikeye atıyoruz. Formula 1 ne kadar kolaymış lan!’

Mete ‘kolay’ kelimesinin doğru tanım olmadığını düşündü.

‘Sıkıcı, evet sıkıcı!’

-o-

Lastikleri bitmeye yüz tutmuştu ve neredeyse uyuyacaktı. Nihayet Xevi’nin o kulak yırtan telsizi geldi.

– Lastiklerini mahvet Mete, içeri geliyorsun. Morlar.

Uyanmak için iyi bir zaman.

– Eee? Kullanılmış bunlar? Sıfır yok muydu?

– Söylemiştim Mete, sıralamada hepsini yedin, ancak bu üç turluk lastik. Sıfır gibi. Sonuna kadar bunlarla gideceksin. 20 tur.

Bitime 10 tur kala, Mete Force India’lara yetişmişti.

– Ricciardo’yu kovalıyorlar, dikkatli ol.

Xevi bunları söyleyene kadar Mete Ocon’un hava koridoruna girmiş, DRS açmıştı bile. Mete’nin DRS’i kullandığını gören Xevi daha fazla ağzını açmamayı tercih etti. Son viraj için frenlemede Perez’i de geçen Mete, Ricciardo’nun peşine takılmıştı.

Ulan bu adamı da seviyorum, hiç geçesim gelmiyor.

– Podyum için savaşıyorsun Mete, Ricciardo’da 52 turluk sarılar var.

– Podyum mu! Önceden söylesene! Yappuşturrr!!!

Mete, bitime 1 tur kala Ricciardo’nun arkasına yapışmıştı, ancak ikinci sektörde sarı bayrakların sallandığını gördü. Ve neredeyse Ricciardo’ya çarpacaktı. Red Bull pilotu sarı bayrak bölgesinde oldukça yavaşlamıştı. Mete Daniel’e tekrar saygı duydu, orada bu fırsatı kullanmayacaktı.

DRS hilesini de açalım… İçeriye de dalalım… Geçten de frenlerseeeek… Güle güle güler yüzlü adam!

– Tebrikler Mete, şimdi ARK 07 moduna geç, ve eve gel.

– Yıhhaaaaa! Teşekkürler Arkalion!

-o-

Mete, pistteki lastik kalıntılarını toplamaya çalışarak parc ferme’ye dönüyordu.

– Hey! Nick nerede?

– Altıncı Mete, Vettel’i geçemedi.

– Aaa? Neden?

– Tur bindirme trafiğinde zaman kaybetti. Çok geçti.

– Yapma beee… Hak etmişti.

-o-

Vee Kanada Grand Prix’nin üçüncüsü, gururumuz Mete Atay! Muhteşem bir performans Mete’den, muhteşem kalkışı, inanılmaz yükselişi, bugün Mete bir şampiyon gibi sürdü. Gerçek bir şampiyon gibi sürdü. Tebrikler Mete, tebrikler Arkalion Racing.

Serhan Acar’ın sesi yine değişti.

Geçtiğimiz yarışta, Monako’da podyuma gelen hanımefendi; Filiz Hanım, Mete’nin yanında tekrar podyumda. Biliyorsunuz ki Mete podyumdayken, tüm dünyada yayınlanan bu canlı görüntüde sadece Türkçe konuşmayı tercih ediyor, anlık çevirisi de Filiz Hanım tarafından yapılıyor. Büyük gurur Mete, büyük bir tercih!

Mete podyum röportajını yapan Patrick Stewart’ı ilk başta tanımamıştı.

Kim lan bu kel dede? Aa Uzay Yolu’ndaki herif bence?

– Hey Atay! Sanırım adınla hitap edilmesini daha doğru buluyorsun, Mite…eeehm… Mete… En arkadan müthiş bir yarış çıkardın ve podyuma kadar çıktın. Mükemmel bir performans. İnanılmaz hızlısın.

– Teşekkürler, aslında çok da zor olmadı, sanki bir oyunu Easy modda oynuyor gibiydim. Araç çok iyiydi, motor önemli anlarda yardımcı oldu. Bazen de ne yazık ki DRS’nin yardımına ihtiyaç duydum, utanıyorum!

– Son tura girerken Daniel Ricciardo’yu geçişin harikaydı, son anda içeriye dalman Daniel’i şaşırtmış olmalı.

– Başka çarem olmadığını düşündüm. Ricciardo da dikkatli bir pilot, böyle hamlelerde ona güvenebileceğimi düşünüyorum. Kendisini biraz üzdüm, ancak podyum için savaşıyordum ve taviz veremezdim. Ona temiz kalışından dolayı bir bira, hatta bir de yemek borçluyum.

– Bu senin Formula 1’deki ikinci podyumun, önceki yarış oldukça karmaşık geçmişti, zafer ne zaman gelecek?

– Zafer çoktan geldi, sadece haneme yazılmadı. Bu yarışta alabileceğim şey podyumdan fazlası değildi, ne yazık ki yeterince hızlı olamadım. Bu konuda takıma borçluyum. Burada kazanabilir miydim? Yağmur olsaydı belki, ancak biliyorsunuz, yağmur yağınca da beni üçüncü yapıyorlar!

Mete’nin Türkçe konuşmalarının ardından, tercüman Filiz Hanım, söylediklerini İngilizce’ye çevirmeye devam etti.

Serhan Acar son sözleriyle yayını bitirdi.

Gururumuz Mete Atay, Monako’da kendisine yapılan haksızlığı unutmadığını bir kez daha hatırlattı, haydi Mete, zafere çok yakınsın, bunu başarabilirsin! Tebrikler, tebrikler, tebrikler!

-o-

Mete, podyumdan inerken kaskı, balaklavası ve eldivenlerinin çıkardığı masada olmadığını gördü. Elinde kupasıyla garaja doğru yürümeye başladı.

– Hey! Heeeyy! Bekle! Mete!

Arkasından bağıran kadın sesini tanımaması mümkün değildi.

– Hey, Annie nerdesin?

– Asıl sen nerdesin, her şeyini topladım seni kaybettim!

– Kaskımı falan almışsın evet. Ben de onları arıyordum.

– Nereye gidiyorsun? İşimiz bitti, her şeyi ayarladım ben.

Annie biraz fazla heyecanlı görünüyordu.

– Garaja gidiyorum, kupayı çocuklara vereceğim.

– Jonah çoktan otele döndü, kupanı ben götüreceğim.

Mete Annie’ye döndü.

– Bak Annie, Monako’da eşeklik yaptım, bu sefer yapmayacağım. Kupa benim kadar onların da hakkı. Jonah’a değil, mekaniker çocuklara vereceğim.

– Elbette geri alacaksın değil mi? Fabrikaya gidecek.

Annie’nin etkilenmesini bekliyordu, ancak İsveç tanrıçası bir anda ciddileşmişti.

– Sonra gider. Önce takım çalışanlarının hak ettikleri kupayı kaldırmaları gerekiyor.

– Tamam Mete, nasıl istersen. Hemen veriyorsun, sonra çıkıyoruz.

Garajda toparlanmaya çalışan mekanikerler Mete’yi elinde kupayla görünce hep birlikte haykırdılar. Mete ise teker teker hepsine sarılıp kupasını mekanikerlere teslim ederek önlerinde eğildi ve garajdan ayrıldı.

Tam takım binasına doğru yürüyordu ki…

– Oraya değil, otoparka. Podyumun şerefine brifingi ertelettim. Al bunu şampiyon!

Annie arabasının -Koenigsegg’inin- anahtarını Mete’ye uzatmıştı.

– Gezmeye gidiyoruz ha! Haydi gezelim, Montreal sokakları, bekle bizi!

– Hayır, aç değilim. Otele geçiyoruz. Yarış sonrası masajın var, leş gibi de ter kokuyorsun.

Mete yarış tulumunu ancak otel odasında çıkarabilmişti. Duştan çıktığında Annie’yi masaj için hazırlanmış, pembe kılıflı telefonunu kurcalarken buldu.

– Şampiyon, gel bakalım icabına bakayım. Bakma öyle uzan uzan uzan!

Mete zaten yorgunluktan ölüyordu, kendini yüzüstü attı, Annie de Mete’nin kalçasına oturdu,  yumuşak ve maharetli elleri çalışmaya başladı.

– Şşşt! Şampiyooon, uyaaaan…

Annie’nin fısıldamalarını duyuyordu. Masaj bitmiş miydi?

Gözünü açtığında yatağında yüzüstü yatıyordu. Annie’yi de yanında kendisini seyrederken buldu.

– Ne uyudum ama! Farkına bile varmadım.

– Sen uyudun, ben masajını bitirdim, dışarı çıktım, kupanı Jonah’a verdim, sana yemek aldım geldim, hala uyuyorsun. O kadar yoruldun ha!

– Şoförlük yoruyor. Su versene.

– Al suyun, al yemeğin.

Duşa giden Annie’nin geceliğiyle olduğunu yeni fark etmişti. Uyku sersemliğiyle tüm aptallığı ve şaşkınlığı üzerindeydi. Yemeğine yumuldu.

– Bitirdin mi şampiyon! Masaja devam!

– Ha! Ann… ne yap….

-o-

Mete bir telefon zil sesiyle uyandığında Annie çoktan telefonunu açmıştı. Uykulu sesinin çığlıklara dönüşmesi uzun sürmedi.

– Ne! Aman tanrım! Ne zaman! Herkesin haberi var mı? Tamam, hemen çıkıyoruz!

Annie’nin yüzünün rengi bir anda değişmiş, boş gözlerle Mete’ye bakıyordu.

– Ne oldu Annie, ne var(!)?

– Jimmy!!!

-son-

SONRAKİ BÖLÜM: Patinaj #B19: ???

Soner Küpücü/xtrabit racing

1 YORUM

YORUM YAP [Yorumunuz bizim için önemli!]