Savaş

12

Savaş halindeyiz…

Ben bir yolcu uçağının penceresinden aşağıda olanları izliyorum. Gökyüzünde füzelerin ardında bıraktığı beyaz izleri görüyorum. Aşağıda kıyılardan biraz içerilerde irili ufaklı birçok patlama görüyorum. Kıyı şekillerinden Antalya üzerinde olduğumuz sonucuna varıyorum.

Uçağımız kıyı şeridini takip ederek ilerliyor. Kemer, Demre, Kaş… Hiçbirinde görüntü farklı değil. Fethiye, Dalaman ve Marmaris olduğu gibi yanıyor. Kendi kendime tatil bölgelerimizden uzak durun onun bunun çocukları diye söyleniyorum. Sonra görüyorum ki Datça Yarımadası Marmaris’den olduğu gibi ayrılmış. Sanki deprem olmuş da kara parçası kırılıp Akdeniz’e doğru açılmış gibi.

Bize savaş ilan edip ortalığı kasıp kavurmaları yetmiyormuş gibi bir de depremle mi boğuşuyoruz?

Bodrum’un da içler acısı halini gördükten sonra sanki yanyanalarmış gibi İstanbul çıkıyor karşıma.

Bu arada düşünüyorum bu koca yolcu uçağı nasıl oluyor da havada uçuşan onca füzenin arasından sağ salim yoluna devam edebiliyor diye. Yoksa saldırıyı düzenleyen biz miyiz? Yok canım olmaz öyle şey, uçağın her yerini kontrol etmek için tura çıkıyorum. Görüyorum ki bildiğin yolcu uçağı. Hostesler bana gülümseyip duruyorlar hem de. Pilot kabininin bile kapısı kapalı değil. Pilotlar da son derece sakin bir yüz ifadesiyle füzelerin arasından uçuruyorlar uçağı. Aslında sürekli hareket halindeler, sağ, sol, yukarı, aşağı… Bir bilgisayar oyununda türlü engeller arasından sağ salim hedefe varmaya çalışıyor gibiler ama yüzlerindeki sakinlik garip geliyor. O anda farkediyorum ki uçak fena halde manevra yaparak uçmasına rağmen bizler içeride hiçbir şey hissetmiyoruz.

Neyse diyerek pencerelerden birine yaklaşıyorum yine. İstanbul üzerindeyiz. Ama kıyıdan uzaktayız. Atatürk Havalimanı üzerinden geçmiş ve şehrin iç kısımlarına girmişiz. Neden ki, Atatürk Havalimanı yerinde durmuyor muydu yoksa?

Aşağı bakıyorum, E-5 üzerinden uçuyoruz ve heryerde patlamalar görüyorum. Ortalık yanıyor. Pilot uçağı E-5’e mi indirecek?

Sonra Haliç’i görüyorum. Eve geldim diyorum, inmem gerek benim. Arkama dönüyorum ki koltukların olması gereken yerlerde askılıklar var. Sıra sıra paraşüt dizili askılıklar. Harika diyorum içimden ve hemen birini kapıp kuşanıyorum.

Sonra düşünüyorum; iyi de ben dalış yapmayı biliyorum, paraşütle atlamayı bilmiyorum ki!

Olsun, filmlerde çok gördüm. Hem âbim biliyor. Bana anlatmıştı nasıl yapıldığını. Rüzgâr nereden esiyor ona dikkat et yeter diyorum kendi kendime. Sonra yüzümde güçlü rüzgârı hissediyorum. Nasıl yaptığımı bilmiyorum, atlamışım hatta paraşütümü açmışım bile.

Buralarda da füzeler havada cirit atıyor. Sinek misali gözlerimin önünde uçuşup duruyorlar. Etraf her zaman bildiğim yerler ama binalar farklı. Yüksek yapılar var. Halıcıoğlu Köprüsü çok daha büyük ve geniş.

Eyüp-Balat kıyı şeridini olduğu gibi kaplayan beyaz renkli duvarlara ve mavi renkli geniş pencerelere sahip bir bina var. Biraz daha ilerleyince Koç müzesini ve hemen yanındaki yat limanını (aslında orada bir yat limanı yok, yapılması düşünülüyor) görüyorum. Her biri sapasağlam duruyor. Bu saldırı kime ya da neye yapılıyor acaba diye düşünüyorum. Ortalık patlamalar, türlü yangınlar, harabe haline gelmiş binalar, korku içindeki insanlarla dolu ama aslında yaralanan bir kişi bile yok.

Paraşütüm hâlâ yükseklerde ve beni Kasımpaşa ve Şişhane semtleri üzerinden Taksim’e taşıyor. İstiklâl Caddesi’ni olduğu gibi bir alev çizgisi halinde görüyorum. Taksim’e vardığımda paraşütüm yavaşça yere iniyor ve aklıma hemen metro istasyonuna inmek geliyor. Aşağı indiğimde görüyorum ki metro vagonları için tünel içinde zırh misali bir çeşit metalden ikinci bir tünel yapılmış. Yani bu tünel daha çok vagonların zırhı gibi olmuş. Metro vagonları bu zırh tünelin içinde ilerliyor. Kimliğimi gösterip kontrolden geçtikten sonra vagona giriyorum. Bu vagonlar artık belli ki sadece insan taşımıyor. Herbiri aynı zamanda yiyecek, içecek, yakıt, silah ve mühimmatla dolu.

Oradaki askerlerden öğreniyorum ki tüm denizlerimizin tabanı sığınaklar ile doluymuş. Aynı zamanda Deniz tabanlarını silah deposu ve füze rampaları ile de doldurmuşuz. O gördüğüm füzeler bize mi aitti acaba? İşte bu soru ile farkediyorum ki şimdiye dek hiç “düşman” görmedim. İnsanlar sürekli panik halinde kaçışıyorlar ama kimden ya da neyden kaçtıkları belli değil.

Paraşütüm beni evimden biraz uzağa taşıdığından, geri dönmeliyim. Eskiden bu mesafeyi yürüyüş ya da bisiklet için kullandığımı hatırlıyorum. Şimdiyse aynı güzergahtan ölüm tehtidi ile geçmek zorunda kalmak iyi hissettirmiyor ama düşmanın kim olduğunu merak ediyorum.

Evimin yakınlarına gelmek sandığım kadar zor olmuyor. Ancak burası gerçekte olduğu gibi değil. Modern binalardan ziyade daha çok iki katlı köy evlerini andıran yapılar var. Yaşadığım civarı çevreleyen yüksek beyaz bir duvar bulunuyor. Sürtünürseniz kireç tozları üzerinize yapışıp sizi beyaza bulayıveriyor. Evlerin arasında ise derme çatma şekilde yapılmış çitler var. Zemin toprak.

Evime ilerlerken arkadaşım Yusuf ile karşılaşıyorum. Hemen kolumdan tutup beni çekiştirmeye başlıyor ve:

-Nerede kaldın? Üzerimize düşeni yapmalıyız.

*Neyi yapmalıyız anlamadım! Ben annemi almalıyım.

-Hayır hayır, rampalara gitmeliyiz. Birinin Füzeleri ateşlemesi gerek!

*Ne rampası, ne füzesi. Bizim mahallede de mi rampa var?

-Elbette var be oğlum. çabuk ol. Hepimiz seni bekliyorduk. Şifreler sende ya!

*Ne şifresi, ben annemi almaya geldim. Çekiştirme artık!

Tüm bunlar olurken beni evlerden birinin garajı içinden yeraltına indiriyor. Metal merdivenlerden iniyor, metal köprülerden geçiyoruz. Sonunda bir akarsu ile kaşılaşınca duruyoruz. Haliç’in yeraltındaki damarlarından biri.

Yusuf Monster marka dizüstü bilgisayarını çıkarıyor, bir harddisk takıyor ve birkaç işlemden sonra bana dönüp,

Artık sıra sende!

diyor. Klavyenin başına geçiyorum ve rakamları girmeye başlıyorum. Aslında her ne kadar uzun bir rakam dizisi olsa da uzun zamandır bazı gazetelerin web siteleri gibi pek de önemsemediğim türlü yerde abonelik için kullandığım bir şifre kombinasyonu idi. Kombinasyonu tamamlayıp giriş tuşuna baştığım gibi o geniş akıntının içinden rampalar yükseliyor. Aynı anda da bilgisayarın klavyesi ikiye bölünüyor ve arasından kırmızı bir buton çıkıyor.

Hiç düşünmeden basıyorum. Hemen ardından rampalardan yüzlerce füze ateşlenmeye başlıyor. Aynı anda da büyük taretler hızlı hareketlerle ateş etmeye başlıyor. Uzun namluları havadaki hedefleri kovalıyor gibi. Ancak ben hiçbir şey göremiyorum.

Sonra Yusuf gitmemiz gerektiğini söylüyor. Tekrar yüzeye çıkmalı ve saklanmalıyız diyor. Mahallemizin sokaklarında eğilerek dolaşıyoruz. Evlerden birine giriyoruz. Eşya yok, perde yok. Birkaç sandalye var sadece. Yusuf önde ben arkada aşağı katlara doğru iniyoruz. Bu mahalledeki her evin iyi bir sığınağı varmış. Dar koridorda kireçle kaplı beyaz duvarların arasından geçiyoruz. Üstüm başım hep o beyaz toz ile kaplanıyor. Koridorun sonunda kuru erzak ile dolu bir odaya varıyoruz. Karşı koridora girecekken ağzı açık iki çuval görüyorum. Bunlardan biri kireç diğeri un çuvalı ama o anda bunları birbirinden ayıramıyorum. Artık garaj olarak tasarlanmış bir alana çıkıyoruz. Burada kullanabileceğimiz bir araç olmalı.

Yusuf “Buldum işte!” diyor. “Bunları alıp rahatça kaçabiliriz!”

Biri Pinokyo diğeri BMX marka iki bisiklet. O kadar eski ve bakımsızlar ki. Yusuf Pinokyo’nun üzerine kuruluyor hemen. Uzun boyuyla o küçük tekerlekli ve uzun gövdeli bisiklet üzerinde komik duruyor aslında ama suratına birazdan bisiklete binecek olmanın verdiği haylaz bir sırıtkanlık yerleşiyor. Bana kalan BMX’e bir bakış atıyorum. Boyası dökülmüş ancak açığa çıkan hayli paslı gövdesinde bir zamanlar kırmızı renkte olduğuna dair izler taşıyor. Yer yer siyah boya izleri de var. Sonradan belki siyaha boyanmış olabilir diye düşünüyorum. Ön tarafta deli gibi aşınmış ve delinmek üzere gibi görünen kırmızı renkli bir lastik ve arkadaysa yanağında kırmızı çizgi olan siyah bir lastik takılı. Tabi bunun da hali içler acısı. Ön tarafta fren sistemi yok. Ama arkadaki çalışır halde gibi. Gövdesinin bir kenarına yapılan ve tekrar kırılmak üzere olan kaynağı görüyorum.

Az önce yüzlerce füze ateşlemiş olan ben, bir yandan anneme ulaşabilecek miyim diye düşünürken diğer yandan kiminle savaştığımızı bir türlü göremeyişimin ve bu bisikletlerin verdiği ağır sıkıntı ile uyandığım anda ağzımdan şu soru dökülüyor: Nerede lan benim MP4-4, sezon bitti diye böyle mi olduk?

12 Yorum

YORUM YAP [Yorumunuz bizim için önemli!]