Eskilerin Formula 1 pilotu ve Sky Sports F1 yorumcusu Martin Brundle, spor dünyasının ‘en uzman’ uzmanlarından biri. Brundle aynı zamanda Formula 1’de hem Michael Schumacher, hem de Mika Hakkinen’le takım arkadaşı olma şerefine nail oldu.

Brundle, ilk kez bu konuda konuşuyor ve iki şampiyonun karakterini karşılaştırıyor. Peki her şeyin sonunda en iyisi hangisi?

Michael Schumacher ve Mika Hakkinen, bir zamanlar Formula 1’de yenilmez iki adamdı. Ancak bunu size benim söylemem gerekmiyor, istatistikler bunu sizin yerinize söylüyor. Genel kanı Michael’ın bir, Mika’nın iki numara olduğu yönünde. Ancak Formula 1’de her şeyde olduğu gibi, bu da bu kadar basit değil. Bu iki adamı da oldukça iyi tanıyorum. 1992’de Benetton’da Michael’ın takım arkadaşıydım ve 1994’te McLaren’da Mika’nın takım arkadaşı oldum.

Şimdi TV’de yorumculuk yapıyorum ve bir gazeteci gözüyle onların geçmişte yaptıklarına bakabilir ve analizler yapabilirim.

Şimdi bana göre hangisi daha iyi? Ne diyeyim, çok yakınlar. Michael inanılmayacak şekilde kendinden emin, her zaman öyleydi. 1992’deki bir toplantıyı hatırlıyorum.Tom Walkinshaw, Ross Brawn, Rory Byrne ve ben belirli bir stratejide karar kılmıştık, ancak Michael, ilk tam F1 sezonunda öne çıktı ve “Hayır, buna katılmıyorum.” dedi. Çok belirsiz bir şey değildi, ancak Michael görünüşe göre yanılıyordu. Hatta gülebilirdik bile. Ancak tüm o deneyimsizliğine rağmen bunu tartışmaya hazırdı. Bu beni gerçekten etkilemişti. Daha da iyisi, fikrinin hatalı olduğunu ona anlattığımızda, “Üzgünüm, haklıydınız, hatalıydım.” dedi.

Pist dışında hoş bir insan, ancak pistte her zaman acımasızdı. 92’de birkaç kez beni pist dışına atmaya çalıştı. Ancak 95’te o Benetton’da devam ederken ben Ligier’e geçmiştim, bir gün bir yemekte bana dedi: “92’de takım arkadaşımla böyle savaşmakla ne kadar hatalı olduğumu şimdi fark ediyorum.” Yani insanların bahsettiği gibi kaba ve ilgisiz bir şampiyon değildi.

Her zaman düşünürdü, ilk zamanlarında bile. 92 Spa’yı hatırlıyorum, yağmurda peş peşe gidiyorduk ve o öndeydi. Raidillon’a geldiğimizde çok fazla tutunma olduğunu hissettim ve düşündüm, “Kuru zemin lastikleri için içeri gireyim.” Birkaç viraj sonra, Pouhon’da yine aynı şeyi hissettim ve düşündüm, “Evet, bu tur.” Sonra Michael Stavelot’ta pist dışına çıktı, ıslak çimlerden geçti ve bariyere çarpmaktan kıl payı kurtuldu. Neden olduğunu hiçbir zaman anlamadım ve düşündüm, “Belki o kadar da fazla tutunma yoktur, bir tur daha atayım.” Thierry Boutsen’in şimdiden kuru zemin lastiklerine geçtiğinin farkındaydım ve hemen ardından büyük bir kaza yapmıştı. Pit girişi Bus Stop’tan sonraydı ve şikana yan yana girdik. Michael hemen arkamdaydı ve bilin bakalım ne yapıyordu? Benim arka lastiklerimi kontrol ediyordu! Görüyorsunuz, kendi lastiklerinizi görmek zordu, çünkü düzlüklerde bulanık görünüyordular ve virajlarda da aynalarınıza bu kadar uzun süre bakmak istemezsiniz, önünüze bakmakla meşgul olursunuz. Bu, Michael’ın yaptığı akıllıca bir şeydi. O anın sıcaklığıyla, az önce pist dışına çıkmışken bunu yapıyordu. Olağanüstü.

Elbette Michael lastiklerimdeki aşınmayı gördü ve benim almam gereken kuru zemin lastiklerini almaya karar verdi. Bence bu hikaye onun sahip olduğu zihinsel kapasiteyi gösteriyor, ilk tam F1 sezonunda dahi, bir F1 aracını limitlerde sürerken aynı zamanda etrafında neler olduğuna bakıp analizler yapabiliyordu.

Mika ise çok farklı bir hayvan. 94’te onunla harika bir ilişkim olmadı. McLaren için zor zamanlardı. Ayrton Senna Williams’a katılmak için ayrılmıştı, sonra hayatını kaybetti ve McLaren acılar içindeydi. Ben onların gözlerinde Ayrton değildim, Mika da değildi. Peugeot motorları dayanıklı değildi ve araç üst sınıf değildi. Bu yüzden Mika ve ben sürekli zorlanıyorduk. Pek iyi anlaşamadık ve bunun büyük kısmı benim hatamdı, kabul etmeliyim. Mika bir yıldır oradayken ben takıma yeni gelmiştim ve çoğu zaman geri planda kalmıştım. İlk yarışın ilk antrenmanından sadece 72 saat önce anlaşma imzalamıştım.

Şimdi Mika ile iyi bir ilişkiye sahip olmayı düşünmek isterdim, ancak o hiçbir zaman Michael kadar sohbet sever olmadı. Bir kez uzun bir uçuş sırasında onunla üç saat boyunca sohbet etmiştim. Ancak Mika ile değil, yüzüyle. Oldukça sessizdi. Ancak bu hikayenin sadece yarısı. Gördüğünüz gibi iki tane Mika Hakkinen var. Basın toplantısı Mika’sı, sessiz olan ve özelinde Mika. Özelinde Mika, dürüst olmak gerekirse bir çeşit parti hayvanıydı. Onu bilmeyen insanlar onun kalın kafalı olduğunu düşünür, ancak o hiç de öyle değildir. O sessiz düşünür, oldukça zekidir. Aşırı parlak olmadan iki dünya şampiyonluğu elde edemezsiniz.

Halbuki o bir sokak adamıydı. Michael’ı okuması çok daha kolaydı. Mika ise düşüncelerini dışarı çok çok az yansıtır. 94’te onunla havaalanından piste birlikte gittiğimizi hatırlıyorum, o sürüyordu. Gördüğü her yan yola otomatik olarak giriyordu. Ve ben bağırıyordum, “Hayır, hayır Mika, o yol değil.” Ve otobana tekrar geri dönüyordu. Bir sonraki ayrımda yine aynısı oluyordu. Onun aslında yolu öğrenmek istemediğinin farkına vardım. Ben ise her zaman haritalar ve yön çizelgeleri ile birlikte seyahat ederim, çünkü ben böyle birisiyim. Ancak Mika’nın, Michael’ın baş etmek zorunda olduğu bir tanınırlık sorunu yoktu, bundan uzak durmayı bir şekilde başarmıştı. Bu tesadüfi miydi, yoksa stratejik sebeplerle miydi?

Bu aslında onların karakteri ile ilgili. Bir şey kesin: Mika bu sorunun cevabını kimseye söylemeyecektir. Ancak kokpit içindeki yaklaşımları? Evet, sürüş stilleri benzerdi. İkisi de aracı biraz ‘oynak’ sürerdi. İkisi de arkası oynayan bir araçtan şikayet etmezdi, Michael ise Mika’ya göre biraz daha az şikayet ederdi. Michael çok akrobatikti, F1 araçları lastik ömürleri esnasında arkadan kaymaya eğilimlidir, Michael bununla yaşayabilir ve mutlu olurdu. Bence bu sürüş şekli bir yeteneğin göstergesiydi, değişen tutunma seviyelerine uyum sağlayabilmek onu yarışta bu kadar güçlü yapan şeydi. Michael, sürekli değişen limitlere çok yakın sürüşler yapabilir. Sonuç olarak, yağmurda veya istikrarsız çiselemede yenilmezdi. Mika da yağmurda iyiydi, ancak Michael bambaşka bir seviyedeydi. Yarışı okumada da oldukça iyiydi. Diğer herkesten daha iyiydi. Telsizden istenen şeyleri alır ve pistte gerekli şekilde hareket ederdi. Ferrari sadece bu şekilde çok fazla yarış kazandı. Michael, Mika’nın her zaman yapamıyor gibi göründüğü yerlerde de iyi olabiliyordu.

Belki tam tersi gibi gelebilir ama, zor bir yarışta paramı Mika’ya yatırırdım. Bunu 98 Nürburgring, 99 Suzuka gibi birkaç kez gördük. İki adamın savaşı olduğunda Mika, baskı altındayken Michael’a göre mükemmel bir yarış çıkarabilir. Michael ise böyle durumlarda limitlerin üstüne çıkarak hata yapmaya daha eğilimlidir.

Mika çok çok as hata yapar. Takım arkadaşı olarak, ‘kahraman’ virajlarında; Eau Rouge, 130R ve benzeri, takım arkadaşınızın performansına odaklanmaya çalışırsınız. Şüphesiz ikisi de böyle yerlerde aşırı cesurdu. Ancak ikisinden benim dikkatimi her zaman Mika çekmiştir. Onun telemetri değerlerine bakar ve kendinize sorarsınız, “Bu nasıl mümkün olabilir? Bunu nasıl yapıyor?” Kuru sıralama seanslarında birkaç durumda gözlerimi fal taşı gibi açmıştır. Michael ise daha istikrarlıydı, her zaman orada gibiydi, her virajda, her turda.

Buna ilaveten, aslında hızlı virajlarda kazanılan zaman çok azdır. Yavaş virajlarda, ikinci ve üçüncü vitesle dönülen virajlarda hızlı virajlara göre daha fazla zaman kazanabilirsiniz. İki sürücü de normal dönülecek virajlarda apex hızlarını korumak gibi harika bir yeteneğe sahipti, böylece telemetride pist-hız çizgisinde V şeklinde grafikler oluşmasını engelliyorlardı. İkisinde de apex hızlanması yumuşatılmıştı, bir V’den ziyade U şeklindeydi ve ben nadiren böyle sürebildim. Bu sadece birkaç km/saat hız farkı demek, ancak istikrarlı olarak orada olmak devasa bir fark yaratıyor.

Peki buna nasıl ulaşıyorlar? Mika pedalları yumuşak kullanıyor. Her zaman benden daha geç fren yapmazdı, sık sık Mika’dan daha geç fren yapardım ve bence David Coulthard da böyle yapıyordu. Ancak Mika gaz kesimi ve frenleri senkronize etmede çok iyiydi.

Michael da bu alanda güçlüydü, ancak o aracı gaz ile döndürmeyi Mika’dan biraz daha fazla seviyordu. Aslında o kadar akıcı değildi. Ortaya çıkan sonuç ise dikkat çekecek şekilde benzerdi: yüksek bir apex hızı, aracı o apex için iyi hazırlama yeteneği. Bu yüzden güç uygulandığında araç daha erken düzleşiyordu. Böylece virajdan daha erken hızlanarak çıkabiliyor ve hızlı olabiliyorsunuz.

Mika bu konuda biraz daha iyi olandı, her zaman tam gaza çok daha erken geçiyor gibi görünüyordu ve bu durumdayken, daha az gaz altındayken benim yaşadığıma göre çok daha az patinajda kalıyordu. 94’te bunu çok dikkatli inceledim ve bence anahtar nokta birkaç derecelik kontrollü kayma ile aracı çevirebilmesiydi. Eğer yan gidiyorsanız zaman kaybediyorsunuz demektir, ancak burada bundan bahsetmiyoruz. Bir viraja girerken bu eğimi düzeltmeye çalışmak yerine bunun üzerinde hareket etmekten bahsediyoruz.

Michael ise aracın arkasını gaz ile kaydırarak çok benzer bir şeye ulaşıyor. Ben ise şu an telemetri, bilgisayarlar, bilim ve gerçekler üzerinden konuşuyorum. Siyah veya beyaz. Bu iki adam öne doğru hareketi diğerlerinin çoğundan daha uzun süre devam ettirebiliyor. Ve bu, Silverstone’daki Club gibi yavaş virajlarda gerçek bir kazanç sağlıyor. Yaklaşımları arasında küçük farklar olsa da, sonuçları aşırı derecede benzer. Mika’nın tekniği biraz daha yumuşak, sonuç ise tahmin edileceği şekilde Michael’ın lastiklerine daha fazla yük bindirmesi demek. Bu da aslında ona sıralamalarda fayda sağlamaya başlamıştı. Sert lastikleri Mika’dan daha önce ısıtabiliyor ve çalıştırabiliyor, ancak lastik aşınması önemli olduğu zaman bu sürüşü onu cezalandırabiliyordu.

Mika ise pist genişliğini diğer herkesten daha iyi kullanabiliyordu, ancak tekrar söylemeliyim, Michael ona çok yakın. İkisi de pisti sonuna kadar kullanıyor ve yarış çizgisini farklı yollarla yumuşatıyor. Mika çok geniş bir çizgiden dönebiliyor ve pist sınırlarını belirleyen beyaz çizgiler üzerinde frenlemekten korkmuyor (yağmur hariç elbette, bunu yapmak intihar olurdu). Aslında Mika, boyayı daha önce bahsettiğim hareketi yaratmak için kullanıyordu, sıralamalarda ise bazen çimlere kadar çıkabiliyordu. Michael virajlara daha dar bir açıdan giriyor, ancak çoğu zaman Mika’dan daha fazla apex kerb’ü kullanıyordu, özellikle de sıralamalarda.

Genel olarak, Mika sıralamalarda daha iyiydi. McLaren’da “üç zili de çalmak” derdik. Bu deyim, turun tüm sektörlerini doğru şekilde yapmaktı. Mika bu konuda mükemmeldi ve giderek daha da iyi oldu. Gerçekten çok özel bir sıralama sürüşü çıkarabiliyordu. Tekrar söylemek gerekirse, Mika pole turunda yumuşak, hassas ve hatasızdı. Michael ise bunu daha farklı şekilde yapıyordu.

Geçiş ve tur bindirme konusunda ise, ikisi de aşırı iyiydi. İkisi arasında bir ayrım yapamam. Michael’ın kırmızı aracındayken küçük bir avantajı vardı. Buna gerçekten inanıyorum. Aynalarınızda gri renkteki bir aracın asla olmayacağı kadar belirgin oluyordu. Burada Senna’yı düşünüyorum, arkanızda kırmızı bir araçta sarı bir kask gördüğünüzü düşünün…

Eğer Senna-McLaren kombinasyonu %100 tehditkar ise, Schumacher-Ferrari %95’ti ve Hakkinen-McLaren ise %90’dı.

Michael’ın zırhı çok az delinmişse, daha da fazlası gelir. Bu konuda iyi değildir. Benetton’da Michael sıralamalarda beni geçebiliyordu, ancak kalkışta genellikle aynalarını kontrol ettiğinden eminim. Sonuç olarak, ilk turun ilk virajında benim nerede olacağımı anlamaya çalışırken çok fazla kişiye çarpıyordu. Mika ise muhteşem kalkışlar yapıyordu. Kalkış yapmak her şeyin başıdır. Tamam, yeteneğe ihtiyacınız var, devirleri dengelemek, debriyaj ve gazı kullanmak ve diğer şeyler, ancak gerçekte bu oldukça mekanik bir görevdir. Gerçek sorun ise bunu baskı altında gerçekleştirmektir, Michael ve Mika gibiler için ise baskı çok yoğundur.

Mika’nın kalkışları herkes için örnek teşkil ediyordu ve herkes kendini ona göre kıyaslıyordu. Michael ise sürekli sorun sebebi oldu. Bu alandaki kötü performansı ona sadece ilk virajdan önce sıra kaybettirmiyor, kazalar yapmasına da sebep oluyordu. Genelde arkasındaki araçlara göre geri gidiyordu ve bu da Hockenheim ve Avusturya’da gördüğümüz türden ilk viraj kazalarına neden olmaya başlamıştı. İşte Mika’yı yenmek bu yüzden çok zordu: çünkü harika bir sıralama ve şaşırtıcı bir kalkış adamıydı. İlk viraja büyük bir farkla ilk giren olması büyük olasılıktı. Bu da yarışı en başından itibaren kontrol edebilmesine imkan veriyordu.

Böyleyken bile, bence Michael 2001’de daha da büyük sorun teşkil etmeye başlamıştı. Ferrari’nin 1979’dan beridir devam eden sürücüler şampiyonluğu laneti kırılmıştı ve bundan sonra seviye atlamayı başarmıştı. Ancak aynısı Mika için de geçerli olabilirdi, Michael kesinlikle böyle düşünüyordu. Hatta Mika’nın baba olmakla birlikte daha da güçleneceğini söylemişti, teoride istikrarlı bir ev hayatı ilerlemenize yardımcı olur. Hatırlatayım, Mika baskı altındayken her zaman çok güçlü oldu.

Peki hangisi daha iyi? Cesaretimi toplayıp fikrimi söylemeliyim, değil mi? Bir şey söylemezsem beni asla affetmezsiniz. Bence öyle kalmalı. Yarıştığım rakiplerim arasında en iyisi Senna’ydı. Buna hiç şüphe yok. Tüm paket bakımından, Michael ona çok yakındı, Mika ise çok yakın üçüncü diyebilirim.

Saf, tanrı vergisi yetenek bakımından Senna bir numara olmaya devam ediyor, ancak Mika, (Michael değil) ona en yakın olan. Eğer Michael Schumacher ve Mika Hakkinen aynı Formula 1 takımında ve aynı araçlarda olsalardı, sıralamalarda, kuru zeminde pole pozisyonu için çocuklarıma ayırdığım parayı tamamen Mika’ya basabilirdim. Ancak yarışı Michael kazanırdı.

İşte, söyledim.

7 Yorum

  1. Süper bir yazı. İki muhteşem pilot arasındaki nüansları görmüş olduk. Ben kendi fikrimi söyleyeyim; Mika gerçekten daha korkutucu bir pilot. Michael belirgin ölçüde daha öngörülebilir ve ne yapacağı belli olan bir pilot ama Mika öyle değil. Sessiz, sakin, hata yapmadan hayvani derecede hızlı olabilen bir pilot.

  2. Çok güzel yazıymış çevirenin eline, Martin’in de kafasına sağlık.
    Ayrıca bu ayarda bir şeyi ben f1 yorumcusuyum diyen %99 kimse yazamaz işte Pilot! farkı.

    Bunlar dikkat çekici noktalarıydı:

    “Buna ilaveten, aslında hızlı virajlarda kazanılan zaman çok azdır. Yavaş virajlarda, ikinci ve üçüncü vitesle dönülen virajlarda hızlı virajlara göre daha fazla zaman kazanabilirsiniz.”

    “Eğer yan gidiyorsanız zaman kaybediyorsunuz demektir, ancak burada bundan bahsetmiyoruz. Bir viraja girerken bu eğimi düzeltmeye çalışmak yerine bunun üzerinde hareket etmekten bahsediyoruz.”

    “Onlar pisti sonuna kadar kullanıyorlar ve yarış çizgisini farklı yollarla yumuşatıyorlar. Mika çok geniş bir çizgiden dönebiliyor ve pist sınırlarını belirleyen beyaz çizgiler üzerinde frenlemekten korkmuyor (yağmur hariç, elbette, bunu yapmak intihar olurdu). Aslında o boyayı daha önce bahsettiğim hareketi yaratmak için kullanıyordu.”

    Buradan algıladığım benim simcilik vs sürüşüm meğer Mika’a daha fazla benziyormuş yalnız arka kontrolü de Michael gibi bu yorumda kararsızlaştırıyor tabi biraz da o yüzden ayarsız, alternatifsiz bir RWD ve RML ciyim.
    Hakeza ayar kolları, butonlar, manuel vites… arkayı kontrol etmeye sağlayacak ne varsa mutlaka onlar olmalı…

    Mesela burada oldukça etraflıca (tabi yine çokları tarafından base bilgi edinilmediği için anlaşılamayacak) anlatılan bu iki stili birleştirmek mükemmel olmak gibi görülebilir ancak mümkün değildir farklı yollardan ikisini seçmek gibi birşey…

    Kalkışla ilgili orada ki bir paragraftan Vettel’ciler almaları gerekeni almışlardır herhal buna Kimi dahil.
    Belki bu makale temeli Lewis, Vettel, Fernando arası değerlendirmede de kullanılabilir. Tabi Lewis ve Vettel’i çok abartmıyoruz manuel dönemi insanları değiller hatta Fernando, Kimi dahi değil Brundle, Mika, Michael ise işte tam o dönem insanı…
    50’lerdekileri, 70’lerdekileri nasıl ayırıyorsak tabi ki onları da ayrı tutacağız…

    Bu bilgiler üzere sıralama turları üzerinden meraklı arkadaşlar video incelemeye girişebilir (yarış yürüyüşü olmaz) tabi önce biraz sürüş, yürüyüş bilgisi edinilmesi lazım.

    Ayrıca bu ikili kıyası bana göre Senna-Prost a çok benziyor olabilir.
    Son bölüm de bu durumu canlandırıcı olmuş.

    Velhasıl biz bu iki üst statü sembolü insanı seyir ile büyüdük. Birini birine tercih etmemiz pek mümkün olmadığı gibi doğru da olmaz. Onlar birbirlerini tamamlayanlardır. Aynı bir önceki 2 dev gibi.
    Belirtmeden edemeyeceğim ki eski neslin günleri boş beleş hatta belki cahil akıl ve tutuculukla başta ekşi ve diğer platformalarıyla bu ikisinden birisini tutup diğerine kusmakla geçmişti… Çevremde de böyle insanlar oldu. Ve onlardan çoğu bugün F1’den bi haberler…
    Yani bu işi insanlarıyla değil tutuculukla seviyorlardı ve bağımlılarıyla tükendiler.
    Yarın Mercedes, Ferrari var olmasa kopacak insanlar yine bunun farklı bir türüdür…

    http://simracing.rocks/2011/6/17/finding-the-racing-line-and-driving-fast/

YORUM YAP [Yorumunuz bizim için önemli!]