Şair Senna, Athlon ve bir ördek!

3

Hep ördeklere özenmişimdir. O şapşal perdeli ayaklıların neyine özendiğimi sorabilirsiniz. Sorun tabi. Yeni nesil edebiyat dergisi adı gibi bir şey zaten, sıradan hayvanlardan biri olduğunu düşünebilirsiniz.

Ama öyle değil. Suyun 50 metre altına atılmış balıkçı ağlarına takılmış ördeklerin bulunuyor olması neden onlara özendiğim ile ilgili bir fikir vermek için fazla bile. Bu paytak yürüyüşlü kuş suya dalabiliyor ve uzun süreler içinde kalabiliyor.

Suyu mu seviyorum? Hayır, sadece sesini severim. Memleketimin kaz dağlarının eteklerinde bulunan mucizesi ‘Hasan boğuldu’ ile büyüdüm. Niagara’yı görmeden de ölmek istemem. Nişanlım fark etmişti su sesini sevdiğimi. O bulaşıkları yıkarken mutfağın olmayan kapısına yaslanıp ona bakardım, ama o musluğu kapattığında 5 saniye sonra odaya geri döndüğümü fark etmiş. Zavallım kendisini seyrettiğimi sanıyormuş. Ben de bilmiyordum neyi seyrettiğimi. Ama konumuz bu değil.

Ördek sürüsüne çarptığı için motorları arızalanan ve hava kuvvetlerinden emekli sakin pilotunun tereyağından kıl çeker gibi Hudson nehrine indirdiği uçağı hatırlayın. Airbus A320 ördek sürüsüne çarptığında suyun altında değildi. Yerde de değildi. Demek ki ördekler uçabiliyor da.

Biz insanlar ise, hayran oluruz.

Bu da mı yetmez? Biz mehtaba bakıp demlenirken hayvan önümüzden yüzerek, yürüyerek, dalarak veya uçarak geçebiliyor. İstikbali göklerde ararken bir ördek sürüsüne çarpabiliyoruz. Bu hayvana özenmeyeyim de ne yapayım? El kadar hayvanın hayatında olan 3 habitatta yaşama ve 3 boyutlu hareket edebilme özelliği bizde yok.

Uçak yapıp uçabiliyoruz diyorsunuz eminim. En son ne zaman kendi uçağınızı uçurdunuz? Zor, değil mi… Zor değil aslında, pahalı. Henüz iki boyutlu dünyamızda bile yeterince hızlı gidemiyoruz. Hatırlatayım, en hızlı insan Usain Bolt’un rekor koşusundaki hızı saatte 36.7 km idi. Bu kadar.

Uçmak hayali insanın en temel arzusu olmalı. Ancak bunun gerçek olabilmesi için Jetgiller devrine ışınlanmamız gerek. Dr. Emmett Brown da bizi kurtaramaz bu iki boyutlu dünyadan.

Ancak elimizdekilerle de mutlu olmayı bilebiliyoruz. Daha hızlı gidebilmek için otomobili icat edebilecek yaratıklarız. Tutku mu? İşte o tutku da ikinci otomobil üretildiğinde keşfediliyor; Yarışmak! Atının koştuğu kadar hızlısındır, ancak otomobil senin kabiliyetin kadar hızlı…

Kimi olmaz der, kimi yetmez.

Nikola Tesla, Thomas Edison’la münakaşaya girdiğinde ondaki eksikliği görebiliyordu. Edison’ın tutkusu daha iyiye ulaşmak değildi, sadece para ve itibar. Tesla ise kendisinin nerede yaşadığını biliyordu;

Şimdiki zaman onlara ait olabilir, ama gelecek, ki ben hep bunun için çalıştım, bana ait.

Colin Chapman Lotus 7’yi tamamladığında sadece 29 yaşındaydı. O tasarım bugün bile ancak kopyalanabiliyor. Frank Williams yarış takımını kurduğunda 24 yaşındaydı. Tutkuluydu, o iki boyutlu dünyada uçmaya…

İçimizdeki o tutku getirdi bizi buraya. Formula 1 diye bir yarış serisine kapıldık. Mafya gibi olduğunu anlamamız için yılların geçmesi gerekti; malum, bırakamıyoruz. Rüyamızda Ferrari koltuğuna İclal Aydın’ın seçildiğini görüyoruz, MP4/4’e binip Bodrum’a gazlıyoruz. Bisikletimizi sürerken bile apeksi kesip, çin malı scooter’ımızla kendimizi Rossi sanabiliyoruz. Çok şanslıysak süper sporumuz üzerinde yana kayıp yere dizliğin izini çıkarıyoruz.

Peki bu bizi Rossi yapar mı? Önden çekişli ekonomik otomobilimizle otoban hız sınırının çok üzerine çıktığımızda kendimizi Senna mı sanarız, Mansell mi?

Peki gerçekten onlar olabilir miyiz? Yoksa beynimizdeki sanrının ürettiği gurur ve adrenalinin desteklediği cesaret bizi nereye götürür?

Peki Senna piste çıkıp aracının limitlerine ulaştığında kim olmayı hayal eder? Her şeye ulaşmış birisinin idolü kim olabilir ki zaten… İşte o zaman dönüşüm başlar; Biz hızlanınca Senna, Senna hızlanınca şair olur!

Bu turda en iyiyim ve bunu size kanıtlayacağım. Bir daha ki turda da kanıtlayacağım ve ondan sonrakinde de kanıtlayacağım.

Senna aracının limitlerini aradığında, gördüğü her boşluğa girmeyi denediğinde Athlon’a dönüşür. Athlon’u bol ısınan bir işlemci modeli olarak hatırlıyor olabilirsiniz. Hızlı koşan terler elbette. Eski Yunan’da olimpiyatlar için hazırlanan sporcular her zaman kazanacak ‘ideal atlet’ olabilme ütopyasını hayal ediyorlardı. Ona Athlon dediler.

İkinci olan, ilk kaybedendir.

Gordon Murray pistte hızlı olmaktan sıkıldığında Chapman’ı hatırlar, kendi idealini düşünür. Ron Dennis ise ileri görüşlüdür. McLaren F1’in halen en yüksek hıza çıkabilen atmosferik motorlu otomobil olması boşuna değildi. Murray’in hayali olan üç koltuklu, ortasından sürülen tasarım, günümüzde bile yapmaya cesaret edilemeyen bir şey. Konsepti dedem de gösterir, önemli olan yola koymak, senindir diyebilmek. Pazarlama ve ürün arasındaki fark işte bu. Ayrıca, McLaren F1’e ‘ürün’ diyeni asarlar.

Adrian Newey de Chapman’ın yolundan giden Murray’ın yolundan gitmek ister. AM-RB-001’i ile bunu başarabileceğini bizden önce bildiğine eminim. Senna’nın kazasından sonra iyice dökülen saçları, kendisine ilham olarak geri dönmüş olmalı.

Chapman, Murray, Newey. Hangisi piste çıkıp yarıştı ki? Peki neden tasarladılar? Başka şeyler tasarlayarak da pekala hayatta kalabilirlerdi. Aslında pilotlar pist üzerinde limitleri zorlarken onlar da araçtalar. Onlar; ‘araç’lar. Onlar; birer co-pilot. Aynı tutkuyu hissediyorlar.

Elektronik yardımlar serbest bırakıldığında Niki Lauda’nın şu sözleri Michael Schumacher’e hatırlatılır: “Yeni elektronik yardımlarla birlikte bir maymun bile Formula 1 aracını kullanabilir. Şimdi 22 tane maymunumuz mu var?

Schumacher’in cevabı nettir: “Bir maymun da sürebilir, ancak kesinlikle bizim kadar hızlı değil!

MSC önü çeken bir takımın pilotu olarak basın önünde kuralları kötülemek istemezdi elbette.

Lauda da kendi dönemindeki saflığı, limitleri ve cesareti şüphesiz diğer herkesten daha iyi biliyor olmalı. Yanan bir Formula 1 otomobilinden çıkmak, oraya geri dönmek. İşte bu hırstır. İki boyutta kazanma tutkusudur.

Şüphesiz, Lauda da bir Athlon’dur.

Kesin limitlere ulaşan Senna şair, Mansell Athlon, Lauda ise küllerinden dirilen anka kuşudur. İşte bizler de uçmaya çalışırken şair olan pilota özeniriz. Monako’da bariyerleri okşayan, Parabolica’da dış beyaz çizgiye hayatını adayan, Eau Rouge’da göğe yükselmeyi hayal eden pilotlara hayranız.

Hayran olduklarımız ise bir kuşa, belki de bir ördeğe hayran…

Herkes uçmaya, Kevin Schwantz ise konmaya hayran; “Tanrıyı görene kadar bekle, sonra frene bas.

3 Yorum

YORUM YAP [ Yorumunuz bizim için önemli! ]